Bugün 6 Ekim Perşembe. Dışarıda kurşuni bir hava var. Geç bir sonbahardır. Ağaçların eteklerinde çoktan öbek öbek altın sarısı yapraklar birikmiş. Bir iki gün içinde şiddetli rüzgarlar çıkacak, bütün o yaprakları alıp bir yerlere götürecek, ağaçlar çırılçıplak kalacak. Gök gebe, bulutlar kapkara… Evin penceresinden, apartmanların altında kaldığı bir tepe görünüyor. Çam ormanıyla kaplı tepe. Orası yemyeşil, sanki sonbahar henüz uğramamış oraya.

Bu ülkeye -İsveç- geldikten sonra farkına vardım sonbaharın. Demek sonbahara rengini veren, ağaç yapraklarıymış. Eğer bir şehirde ağaç yoksa, o şehirde mevsim değişikliklerini pek fark edemezsin.

İstanbul’a sonbaharın gelişini sertleşen havadan anlarız; burada ise doğanın renk değiştirmesiyle…

Ağaçlar haber veriyor olup bitenden burada; İstanbul’daki beton ormanının rengi tektir, hiçbir apartmanın yaparak döktüğüne kimse şahit olmamıştır henüz.

*

Yazı yazmam lazım. Ama birazdan Nobel Edebiyat Ödülleri açıklanacak. Burada herkes o anı bekliyor. Sabah erkenden televizyonlarda bu bahse dair sohbetler başladı bile. O Nobel ödülleri ki son yıllarda ciddi yaralar aldı. Bir dizi skandala maruz kaldı komite. Bu curcuna içinde son yıllarda mükafat adını sanını duymadığımız bir takım “vasat” yazarlara gitti. Bakalım bu yıl nasıl bir seçim yapacak komite?

Ben hem bu açıklamayı bekleyecek hem de bir yazı konusu bulacağım kendime.

Yemek masasında yazıyorum yazılarımı. Uzun masanın bir ucunu işgal etmişim. Üst üste kitaplar duruyor. Cemal Süreya’nın “99 Yüz”ü, Aziz Nesin’in “Benim Delilerim”i, Haluk Oral’in “Şiir Hikayeleri”, Muzaffer İlhan Erdost’un “Üç Şair”i…

Dün gece karıştırmışım hepsini…

*

“İkinci Yeni”nin isim babası Muzaffer Erdost kitabında Nazım Hikmet, Cemal Süreya ve Ahmed Arif’i anlatıyor. Son iki şairle sıkı dosttu Erdost. Hem anılara dalıyor hem de şairlerin şiirlerindeki cevhere iniyor bir kuyuya iple iner gibi…

Erdost, Nazım Hikmet’i hiç görmemiş. Ölüm haberini benim memleketimde, Hakkari’nin Şemdinli’sinde, yedek subay olarak askerliğini yaparken, birkaç gün geç gelen bir gazete haberinden öğrenmiş. Cemal Süreya’yla fakülte yıllarında arkadaş olmuş; ölüm haberini “daha ölüsü soğumadan” gelen bir telefonla öğrenmiş. Ahmed Arif’i ise bir gece çalıştığı gazete olan Ulus’a gelen birisinin “Ben Ahmed Arif, kurban” deyip kendini tanıştırmasıyla tanımış; onun ölüm haberini de televizyondan işitmiş.

*

Cemal Süreya bölümünde bir yerde, şairin ölümünden kısa bir süre önce “Yeni Yaprak” dergisinde yayınladığı iki dizelik “Kürtler ve Arnavutlar” şiirine getiriyor sözü Erdost. Cemal Süreya’nın o şiiri şöyle:

“Kürtler yalan söylemek zorunda

Arnavutlar doğru”

Cemal Süreya ile Muzaffer Buyrukçu iki arkadaştır, Süreya, Buyrukçu’ya “edebiyatımızın mareşali” der. Buyrukçu Arnavut, Süreya Kürt’tür. Buyrukçu Arnavut olduğunu ne kadar yüksek sesle söylüyorsa her yerde gururla, Süreya Kürt olduğunu o kadar saklıyor köşe bucak. Cemal Süreya oğluna hafif Kürtçe bir tını çağrıştıran “Memo” ismini koyarak o korkusunu kırmaya çalışıyor. Ölümüne yakın bir zamanda da (ki artık Turgut Özal sayesinde ortam biraz yumuşamıştır) Kürt oluğunu söylemeye başlıyor sağda solda. O bir Dersim sürgünüdür, sürgünlüğünü anlatıyor fırsat buldukça; bir trenin onu ve ailesini “tarih öncesi köpeklerin havladığı” bir yere bıraktığını falan...

İşte bu şiir Kürtlüğünü hafiften dillendirmek istediği o günlerde yazılmış. Muzaffer Erdost’a göre, “Arnavutluğunu her yerde çığlıklamış olan Buyrukçu'ya kar­şı kendi haklı nedenlerini bu iki dizede dile getiriyor. Cemal’in Buyrukçu'ya şöyle dediğini duyar gibiyim: Ben sürgün olduğumu saklamak zorundaydım, Kürt olmak nedir bi­lincine varmadan daha. Sen ise Arnavut olduğunu saklayamazdın da. Arnavut olduğunu çığlıklamaman için bir neden de yoktu. Çünkü Arnavutlar bu ülkede ‘göçebe’dir, ama Kürtler değil. Ya da bu ülkede ‘sürgün’ olan Kürtlerdir, Arnavutlar göçebe.”

*

Muzaffer Erdost’un kitabını karıştırmaya devam ediyorum. 2022 yılı Nobel Edebiyat Ödülü’nün açıklanmasına daha üç saat var. Belli ki Erdost ile Arif’in dostluğu hep inişli çıkışlı olmuş. Zira Ahmed Arif öldüğünde, evinin adresini bilmediği için evine gidememiş Erdost, diyor ki:

“Ahmed Arif’in ayrı iki şiir dosyası var bende. ‘Otuzüç Kurşun’ hariç. Daktilo ile yazılmış. Kimi düzeltmeler var el­ yazısıyla. Birini Ahmed Arif’in verdiğini anımsıyorum. ‘Hele sen bir bakıver!’ demişti. Ne istediğini de söylememişti. Kimi şiirlerini almamış kitabına.”

İnsan bazen ayrı kaldığı veya ölmüş olan dostlarını bir şiir, bazen de bir türküyle hatırlar. Muzaffer Erdost’un aklında kalan Ahmed Arif; arada bir söylediği şu türküdür:

“Yüksek olur Arap atının kaltağı

Issız kalmaz koçyiğidin yatağı

Gelir değer bir kötünün eteği

Beri dur hoy benli dilber beri dur”

O büyük şairle oturup kalkanın hafızasında, mutlaka ondan kalan muhteşem bir hatıra vardır. İstanbul’da Harbiye tabutluğundan kalma şairin bir hatırasını da nakleder Erdost kitabında. Yeni getirilen bir siyasi suçlu, hücreye konur konmaz ikide bir kapıyı vurarak nöbetçiden tuvalete gitmek istediğini söyler. Öyle ki hücrenin kapısını ikide bir açmaktan usanır nöbetçi. Hücrenin kapısı bir kez daha vurulunca nöbetçi asker dayanamaz artık, “Sen okumuş yazmış adamsın gardaşım, ne çok s…yon” der. Ertesi gün sık sık tuvalete gidenin Orhan Suda olduğunu öğrenirler. O günden sonra tuvalete gidenlere takılmaya başlarlar:

“Sen okumuş yazmış adamsın ne çok…..”

Hapishaneye girmiş çıkmışlığı çoktur şairin. DP döneminde tutuklandığında bir sürü suçla sıkıştırmışlar. CHP döneminin bakanlarını, bu arda Mehmet Barlas’ın babası Cemal Sait Barlas’ı da katarak ona sormuşlar. İşkence birbiri üstüne yığılır, yine de istedikleri gibi bir tutanağı şaire imzalatamazlar. Şöyle devam eder Erdost:

“Ahmed Arif’in ağzına, boru ile boklu atık akıtmak isterler. Bilek damarlarını keser. Onuru koruma savaşıdır bu.”

Muzaffer Erdost, 12 Mart’tan sonra bir süre “Hasretinden Prangalar Eskittim”in yeni baskısının yapılmadığını söyler, 12 Eylül’den sonra da… “Ahmed Arif baskısının yapılmasını bir süre istemedi,” der.

*

Nobel Edebiyat Ödülü’nün açıklanmasına iki saat falan var.

Muzaffer Erdost’un kitabını bıraktım, Haluk Oral’ın kitabını açtım. Oral o kitabında “Hasretinden Prangalar Eskittim”in hikayesinden de bahseder.

1974 yılında çekilen “Arkadaş” filminde, Yılmaz Güney’in Melike Demirağ’a vermesi ve kitaptan bir şiirini okumasıyla birlikte ünlenen “Hasretinden Prangalar Eskittim” belki de bütün zamanların en çok satan, en çok bilinen şiir kitabı payesine erişir.

Sadece 19 şiir var o kitapta ve sadece 19 şiir Ahmed Arif’i bugünkü mertebesine ulaştırır. Çoğu Leyla Erbil’e yazılmış; “Otuz Üç Kurşun” hariç, bunu da çok sonra, Leyla Erbil kendisine gönderilen mektupların yayınlanmasına izin verince öğrendik.

“Otuz Üç Kurşun” şiiri “General Muğlalı Hadisesi”nin (Muğlalı Olayı veya 33 Kurşun Katliamı, 1943 yılının temmuz ayında Van'ın Özalp ilçesinde, 33 kişinin hayvan kaçakçılığı iddiası ve 3. Ordu komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın emriyle yargısız olarak kurşuna dizilmesi, 32'sinin ölümü, birinin kaçması ile sonuçlanan olay… Yıllar sonra Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nde yargılanan Muğlalı suçlu bulunur, hapishanede ölür) şiiridir. Ahmed Arif’i de her defasında, yukarıda Erdost’un sözünü ettiği işkenceler maruz bırakan da bu şiiri olmuştur.

Bu yüzden de her darbe döneminde Ahmed Arif bu şiir yüzünden kitabından korkmuştur. Darbe dönemlerinde kitabın yeni baskısını yapmamasının sebebi de yine bu şiirdir.

*

“Hasretinden Prangalar Eskittim”, 12 Eylül’den sonra da yeni baskı yapmadı. Daha doğrusu Ahmed Arif “başıma yine bir iş gelir” diye kitabın basımına izin vermedi. Kitap tam sekiz yıl bekledi. 1988 yılında 20. baskıyla tekrar piyasaya çıktı. Ama bir sürü değişiklikle… Haluk Oral en çok değişikliğin “Otuz Üç Kurşun” şiirinde yapıldığını söyler. Yayıncı bir de “açıklama” koyar o baskıya ki açıklamada “Bu şiirin Güneydoğu’da süren kanlı olaylarla bir ilgisi yoktur” denir.

Yapılan değişiklikler şöyle:

“Böyle arkasında soğuk bir namlu” dizesinde iki kelimenin yeri değiştirilerek, “Böyle arkasında bir soğuk namlu” olur.

“Bu dağlar, dost dağlar, kadrini bilir” dizesi bir kelime değişikliğiyle, “Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir” olur. “Şifre buyurmuş bir paşa” dizesi tamamen atılır, “Ölüm buyruğunu uyguladılar,” dizesi ise, “Ölümü acımasız uyguladılar” halini alır. “Sonra oracıkta tüfek çattılar/ Koynumuzu usul-usul yoklayıp aradılar/Didik-didik ettiler/Kirmanşah dokuması al kuşağımı/ Tespihimi, tabakamı alıp gittiler/Hepsi de armağandı Acemelinden...” kısmıysa bu basımdan tamamıyla çıkartılır. Nihayet, “Kirveyiz, hısımız, kanla bağlıyız” yerine, “Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız” olur ve “Fransız kurşununa karşı koyanda” dizesi “Fransız Kuşatmasına karşı koyanda” olur.

20. baskıdan sonra gelen 21. baskı da aynı şekilde çıkar. Ancak 1989 yılında yapılan 22. baskıda şairin “sakıncalı bularak” değiştirdiği dizeler eski hailine getirilir.

*

Haluk Oral’ın kitabını bıraktım, Aziz Nesin’in “Benim Delilerim” kitabını aldım elime.

Nobel Ödülünün açıklanmasına daha bir saat var.

Aziz Nesin bu kitabında tanıdığı “deli arkadaşlarını” anlatır. “Deliler oldum olası beni sever” diyor şakacı, muzip yazar. Yazdığı hiçbir “hınzır delinin” adını vermez Aziz Nesin kitabında. Ama meseleye aşina olanlar, okuduklarının çoğunu verdiği ip uçlarından çıkarabilir. Kitabın 220. sayfasında “Şair Ünlendikten Sonra” başlığı altında adını vermeden Ahmed Arif’i de isim vermeden anlatır.

Şimdi bir de Aziz Nesin’in gözünden bakalım Ahmed Arif’e.

*

Aziz Nesin, Ahmed Arif’i 1960 darbesinden önce tanımış. Güzel şiirler yazdığını duymuş ama şiirleri kitap olarak yayınlanmadığı için de okumamış henüz.

Aziz Nesin o sırada Ankara’da çıkan bir gazetede köşe yazarıdır. Ahmed Arif de aynı gazetede musahhih… O gazetede tanışmışlar. Birkaç kez ayak üstü, birkaç kez de dost evlerinde verilen yemek davetlerinde birlikte olmuşlar. Bir gece Ahmed Arif, Mehmet Kemal’in evinde şiirlerini okur orada bulunanlara. Aziz Nesin şiirleri çok beğenir, ona göre bu şiirler özgündür. Neden bir kitapta toplamıyor, gerekirse yardımcı olabileceğini söyler ona.

Ahmed Arif, Aziz Nesin’den bir hayli gençtir, her karşılaştıklarında ona “ağabey” diye hitap eder, oldukça naziktir.

Bir daha uzun süre karşılaşmazlar. Bu arada Ahmed Arif “Hasretinden Prangalar Eskittim”i yayınlar, ünü dağa taşa yayılır, kitabı baskı üstüne baskı yapar. Aziz Nesin de bu işe çok sevindiğini yazar.

Sinematek bir kuruluş yıldönümü için bir tören düzenler. Aziz Nesin törende bir konuşma yapacak, Ahmed Arif de şiirlerini okuyacak. Aziz Nesin yıllar sonra “onu göreceğim diye seviniyordum” der.

Gecede Ahmed Arif assolist olarak sahneye çıkar. Bilenler bilir, her şair şiirlerini güzel okumaz ama Ahmed Arif şiirlerini çok güzel okur. O sahnede şiir okurken Aziz Nesin onu gönülden alkışlar. Şair biraz şişmanlamış, irileşmiştir. Şiir okuma faslı bitince Aziz Nesin onu kutlamak için yerinden kalkar, sahneye çıkar. Yıllar önce tanıdığı, ona “ağabey” diye hitap eden şairi kucaklamadan olmaz! Gerisini şöyle anlatır:

“… kollarımı açarak ona doğru yürüyordum ki… Aaa, o ne o? Canlı gibi değil de bir katedral sütunu gibi duruyor karşımda. Öyle bir atılmışım ki kollarımı aşağı indiremem, geri de dönemem artık. Kucaklayıp öpmek için davrandım. O iri göbeğini öyle bir ileri fırlattı ki aramıza bir engel olarak koydu. Dönüşüm yoktu; o engeli de aşıp bir buz kayası öpüyormuşum gibi yaptım. ‘Kutlarım…’ diye mırıldanıp döndüm.”

Çok bozulur Aziz Nesin. Kendinden utanır.

Şairin kendisine neden böyle davrandığını merak eder. Acaba ne olmuştu? Ortak bir dosta başvurur, bir sonuç alamaz. Aradan birkaç yıl geçer. Antalya Sanat Şenliği’nde Ahmed Arif’le tekrar karşılaşır. Belediye yazarlar için güzel bir otel ayarlamış. Lobide bir kargaşadır gidiyor, şairin etrafı kalabalıktır ve belli ki bir mesele var, Aziz Nesin ilgilenmediğini söyler yazısında.

Sonunda meseleyi öğrenir. Ahmed Arif, “ben bu otelde kalamam, otelin sahibi sağcıdır, yemeğime zehir katacaklar” diyormuş. “Ama burada Aziz Nesin de kalıyor” dediklerinde, “O kalabilir” demiş.

Aziz Nesin yazısında şairin bu davranışını “nezaket dışı” birtakım cümlelerle yorumlar ve “o delinin sözüne uyarak” altı yedi misafirin otelden ayrıldığını yazar.

Mahmut Dikerdem, Cengiz Bektaş ve kendisi otelde kalırlar. Bir akşam yemeğinde bir garson, diğer misafirlerin zehirlenme korkusuyla otelden ayrılmalarına üzüldüğünü anlatır onlara, “Otelin sahibi sağcı olsa bile işçiler bir şairi nasıl zehirler” diye dert yanar.

Yine aradan birkaç yıl geçer. Bu kez Aziz Nesin birkaç dostuyla Ankara’da meyhanededir, söz döner dolaşır Ahmed Arif’e gelir. Aziz Nesin Ahmed Arif’in kendisine olan düşmanlığını bilmediğini söyler masadakilere, onlardan birisi “senden başka herkes biliyor abi” der, o da merak eder anlatırlar. Meğer Aziz Nesin “Akbaba”da onun oğlunu ihbar etmişmiş. “Akbaba”dan kestiği bir yazının kupürünü cebinde gezdiriyor, herkese gösteriyor, “Aziz Nesin beni polise ve Milli Emniyet’e ihbar etmiş” diyormuş. “Meğer Akbaba”da bir yazı yazarak oğlunun adını eleştirmişim. Oğluna Tüfek mi, Bomba mı, Barut mu ne diye bir isim koymuş” diyor Nesin.

Aziz Nesin daha sonra şunları yazar:

“Oysa ben Akbaba’da hiç başyazı yazmadım ki… Otuz yıl kadar önce Yusuf Ziya dış geziye çıktığında iki-üç başyazı yazmıştım ama, o zaman daha oğlu doğmamış, kendisi bile bir çocuktu.”

Yazısının sonunda Aziz Nesin, “Biliyorum, kimileri şairin deliliğini yazdığım için bana kızacaklar,” diyor, gardını aldıktan sonra yazısını şöyle bitirir:

“Hem ben ona kötü şair demedim ki, kötü deli dedim.”

*

Aziz Nesin’in anlattığı “şairin oğlunu ihbar etme” hadisesinin iç yüzünü bilen Ahmed Arif’in en yakın arkadaşlarından Ümit Fırat’ı aramak geldi aklıma. Yazı yazmayı bıraktım, Ümit Abiyi aradım. Hadiseyi anlattıktan sonra, işin gerçeğini sordum.

Evet, Aziz Nesin’le Ahmet Arif arasında böyle bir hadise geçmiş. 1970’li yılların başları… Ahmet Arif’in oğlu “Filinta” yeni gelmiş dünyaya, şairin ağzı kulaklarında. O sırada Yusuf Ziya Ortaç’ın “Akbaba” dergisi çıkıyor hâlâ ve neredeyse memleketin bütün berber dükkanlarına giriyor dergi. Birisi berberde görüyor dergiyi, derginin imzasız başyazısında; “Vietnam-Amerikan savaşı bitmişken, bütün dünyada barış rüzgarları eserken bizde Ahmed Arif adında bir şair yeni doğan oğluna bir tüfek adı olan Filinta’yı koymuş” deniyor ve şairle tatlı tatlı dalga geçiliyor. (Oysa Türkçede Filinta sadece bir tüfek adı değildir, yakışıklı, güzel erkek anlamında da kullanılır bu kelime.)

Ahmed Arif, böyle bir yazıyı üç kişinin yazabileceğini düşünüyor. Ya Yusuf Ziya ya Aziz Nesin ya da Refik Erduran… Ama üçünün içinde şüpheleri daha çok Aziz Nesin üzerinde yoğunlaşıyor. O kupürü kesiyor ve sağda solda göstererek, “Aziz Nesin hakkımda bu çirkin yazıyı yazdı,” demeye başlıyor.

Bir süre daha konuştuk Ümit Abi’yle Ahmed Arif’e dair. En yakın arkadaşlarından Muzaffer Erdost’un işkencede öldürülen kardeşi İlhan Erdost’un cenazesine gitmemesini, bunu tanınan bir şahsiyet olduğu için dikkatleri üzerine çekmemek için yaptığını falan söylemesini… Vakti zamanında gördüğü işkencelerin onu iyice paranoyaklaştırdığını bir de…

*

Yazının burasında karım seslendi salondan:

“Gel, Nobel ödülünü açıklıyorlar.”

İsveç devlet kanalı açıktı. Önce bir kapı girdi görüntüye. Nobel Komitesi’nin Genel Sekreteri açtı kapıyı, çıktı basının karşısına ve şunları söyledi:

“2022 Nobel Edebiyat Ödülü'ne Fransız yazar Annie Ernaux uygun görüldü. Ernaux’ya Nobel Edebiyat Ödülü, kişisel hafızanın köklerini, yabancılaşmalarını ve kolektif kısıtlamalarını ortaya çıkarmadaki cesareti ve objektif duyarlılığından dolayı verilmiştir.”

“Kişisel hafızanın kökleri” deyimine takıldım.

Sahi, biz “toplumsal hafıza dersine” daha girmedik bile…

QOSHE - Nobel Edebiyat Ödülü’nü beklerken! - Muhsin Kızılkaya
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Nobel Edebiyat Ödülü’nü beklerken!

59 0 0
09.10.2022

Bugün 6 Ekim Perşembe. Dışarıda kurşuni bir hava var. Geç bir sonbahardır. Ağaçların eteklerinde çoktan öbek öbek altın sarısı yapraklar birikmiş. Bir iki gün içinde şiddetli rüzgarlar çıkacak, bütün o yaprakları alıp bir yerlere götürecek, ağaçlar çırılçıplak kalacak. Gök gebe, bulutlar kapkara… Evin penceresinden, apartmanların altında kaldığı bir tepe görünüyor. Çam ormanıyla kaplı tepe. Orası yemyeşil, sanki sonbahar henüz uğramamış oraya.

Bu ülkeye -İsveç- geldikten sonra farkına vardım sonbaharın. Demek sonbahara rengini veren, ağaç yapraklarıymış. Eğer bir şehirde ağaç yoksa, o şehirde mevsim değişikliklerini pek fark edemezsin.

İstanbul’a sonbaharın gelişini sertleşen havadan anlarız; burada ise doğanın renk değiştirmesiyle…

Ağaçlar haber veriyor olup bitenden burada; İstanbul’daki beton ormanının rengi tektir, hiçbir apartmanın yaparak döktüğüne kimse şahit olmamıştır henüz.

Yazı yazmam lazım. Ama birazdan Nobel Edebiyat Ödülleri açıklanacak. Burada herkes o anı bekliyor. Sabah erkenden televizyonlarda bu bahse dair sohbetler başladı bile. O Nobel ödülleri ki son yıllarda ciddi yaralar aldı. Bir dizi skandala maruz kaldı komite. Bu curcuna içinde son yıllarda mükafat adını sanını duymadığımız bir takım “vasat” yazarlara gitti. Bakalım bu yıl nasıl bir seçim yapacak komite?

Ben hem bu açıklamayı bekleyecek hem de bir yazı konusu bulacağım kendime.

Yemek masasında yazıyorum yazılarımı. Uzun masanın bir ucunu işgal etmişim. Üst üste kitaplar duruyor. Cemal Süreya’nın “99 Yüz”ü, Aziz Nesin’in “Benim Delilerim”i, Haluk Oral’in “Şiir Hikayeleri”, Muzaffer İlhan Erdost’un “Üç Şair”i…

Dün gece karıştırmışım hepsini…

“İkinci Yeni”nin isim babası Muzaffer Erdost kitabında Nazım Hikmet, Cemal Süreya ve Ahmed Arif’i anlatıyor. Son iki şairle sıkı dosttu Erdost. Hem anılara dalıyor hem de şairlerin şiirlerindeki cevhere iniyor bir kuyuya iple iner gibi…

Erdost, Nazım Hikmet’i hiç görmemiş. Ölüm haberini benim memleketimde, Hakkari’nin Şemdinli’sinde, yedek subay olarak askerliğini yaparken, birkaç gün geç gelen bir gazete haberinden öğrenmiş. Cemal Süreya’yla fakülte yıllarında arkadaş olmuş; ölüm haberini “daha ölüsü soğumadan” gelen bir telefonla öğrenmiş. Ahmed Arif’i ise bir gece çalıştığı gazete olan Ulus’a gelen birisinin “Ben Ahmed Arif, kurban” deyip kendini tanıştırmasıyla tanımış; onun ölüm haberini de televizyondan işitmiş.

Cemal Süreya bölümünde bir yerde, şairin ölümünden kısa bir süre önce “Yeni Yaprak” dergisinde yayınladığı iki dizelik “Kürtler ve Arnavutlar” şiirine getiriyor sözü Erdost. Cemal Süreya’nın o şiiri şöyle:

“Kürtler yalan söylemek zorunda

Arnavutlar doğru”

Cemal Süreya ile Muzaffer Buyrukçu iki arkadaştır, Süreya, Buyrukçu’ya “edebiyatımızın mareşali” der. Buyrukçu Arnavut, Süreya Kürt’tür. Buyrukçu Arnavut olduğunu ne kadar yüksek sesle söylüyorsa her yerde gururla, Süreya Kürt olduğunu o kadar saklıyor köşe bucak. Cemal Süreya oğluna hafif Kürtçe bir tını çağrıştıran “Memo” ismini koyarak o korkusunu kırmaya çalışıyor. Ölümüne yakın bir zamanda da (ki artık Turgut Özal sayesinde ortam biraz yumuşamıştır) Kürt oluğunu söylemeye başlıyor sağda solda. O bir Dersim sürgünüdür, sürgünlüğünü anlatıyor fırsat buldukça; bir trenin onu ve ailesini “tarih öncesi köpeklerin havladığı” bir yere bıraktığını falan...

İşte bu şiir Kürtlüğünü hafiften dillendirmek istediği o günlerde yazılmış. Muzaffer Erdost’a göre, “Arnavutluğunu her yerde çığlıklamış olan Buyrukçu'ya kar­şı kendi haklı nedenlerini bu iki dizede dile getiriyor. Cemal’in Buyrukçu'ya şöyle dediğini duyar gibiyim: Ben sürgün olduğumu saklamak zorundaydım, Kürt olmak nedir bi­lincine varmadan daha. Sen ise Arnavut olduğunu saklayamazdın da. Arnavut olduğunu çığlıklamaman için bir neden de yoktu. Çünkü Arnavutlar bu ülkede ‘göçebe’dir, ama Kürtler değil. Ya da bu ülkede ‘sürgün’ olan Kürtlerdir, Arnavutlar göçebe.”

Muzaffer Erdost’un kitabını karıştırmaya devam ediyorum. 2022 yılı Nobel Edebiyat Ödülü’nün açıklanmasına daha üç saat var. Belli ki Erdost ile Arif’in dostluğu hep inişli çıkışlı olmuş. Zira Ahmed Arif öldüğünde, evinin adresini bilmediği için evine gidememiş Erdost, diyor ki:

“Ahmed Arif’in ayrı iki şiir dosyası var bende. ‘Otuzüç Kurşun’ hariç. Daktilo ile yazılmış. Kimi düzeltmeler var el­ yazısıyla. Birini Ahmed Arif’in verdiğini anımsıyorum. ‘Hele sen bir bakıver!’ demişti. Ne istediğini de söylememişti. Kimi şiirlerini almamış kitabına.”

İnsan bazen ayrı kaldığı veya ölmüş olan dostlarını bir şiir, bazen de bir türküyle hatırlar. Muzaffer Erdost’un aklında kalan Ahmed Arif; arada bir söylediği şu türküdür:

“Yüksek olur Arap atının kaltağı

Issız kalmaz koçyiğidin yatağı

Gelir değer bir kötünün eteği

Beri dur hoy benli dilber beri dur”

O büyük şairle oturup kalkanın hafızasında, mutlaka ondan kalan muhteşem bir hatıra vardır. İstanbul’da Harbiye tabutluğundan kalma şairin bir hatırasını da nakleder Erdost kitabında. Yeni getirilen bir siyasi suçlu, hücreye konur konmaz ikide bir kapıyı vurarak nöbetçiden tuvalete gitmek istediğini söyler. Öyle ki hücrenin kapısını ikide bir açmaktan usanır nöbetçi. Hücrenin kapısı bir kez daha vurulunca nöbetçi asker dayanamaz artık, “Sen okumuş yazmış adamsın gardaşım, ne çok s…yon” der. Ertesi gün sık sık tuvalete gidenin Orhan Suda olduğunu öğrenirler. O........

© Habertürk


Get it on Google Play