menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mona Lisa'nın gülümsemesi ve idama giden mahkûmun yüzü

204 0
05.04.2026

Leonardo Da Vinci’nin, “Mona Lisa” tablosu, yirminci asrın başlangıcından bugüne, dünyanın en meşhur, en çok bilinen tablosu olarak durur insanlığın hafızasında. Leonardo kendi eserine yaşadığı süre boyunca bir isim vermedi. “Mona Lisa” adını ölümünden otuz bir yıl sonra biyografisini yazan Georgio Vasari verdi.

Bu eser, 1911 yılına kadar şöhretli değildi. Çok uzun yıllar, kâh Fransa kralının, kâh Napolyon’un, kâh Louvre Müzesinin duvarında asılı kalan tabloyu bir hırsızlık vakası meşhur etti. Kim bilir, o hırsız olmasaydı belki de Mona Lisa bugünkü Mona Lisa olmayacaktı. Çalınan tablo ve sanat hırsızı, o sene dünya basınının manşetlerinden hiç inmedi. Hırsızlık vakasıyla ilgili olarak daha önce eserin bulunduğu Louvre Müzesinin yakılmasını istemiş olan büyük şair Apollinaire tutuklandı, onunla birlikte arkadaşı Picasso da hırsız şüphelisi olarak sorguya çekildi. Tablo İtalya’da, bir tüccara satılmak üzereyken bulunup tekrar Paris’teki Louvre’a geri dönünce ikon hüviyetini kazandı.

Dostoyevski 19. Asırda yaşadı. Onun yaşadığı dönemde, Avrupa ve Rus entelektüelleri arasında en çok sevilen eser Da Vinci’nin daha sonra hayranlık uyandırıp dünyanın en meşhur tablosu payesini kazanacak olan tablosu “Mona Lisa” değil, Raphael’in “Sistine Madonna”sıdır.

Dostoyevski, 1867 yılında genç karısıyla çıktığı uzun sürecek olan Avrupa seyahatinde Dresden’deki müzede ilk defa bu tabloyu görmüş, önünde saatlerce durmuş, daha sonra da bir kopyasını ölünceye kadar çalışma masasından eksik etmemiştir. Ona göre bu eserdeki Meryem Ana’nın yüzü, “insani güzelliğin en yüksek ifadesi” ve “manevi kurtuluşun” ima yollu bir sembolü veya bir işaretidir.

Bu gezi sırasında zihninde tasarladığı “Budala” romanını yazdığı süre boyunca, bu tablodan hiç kopmadı. Romanında bu eseri, “insan ruhunun ulaştığı en yüksek saflık” olarak nitelendirdi ve daha sonra bütün dünyada birçok ressamı, yazarı, şairi, musikişinası etkileyecek olan “Güzellik kurtaracak dünyayı” sözünü bu tablodan etkilenerek romanına geçirdi.

“Budala”da hayatı temsil eden “ideal güzellik” ile ölümü temsil eden “karanlık gerçeklik” arasındaki çatışmayı anlatır Dostoyevski. Romanda “güzelliğin” sembolü Raphael’in “Sistine Madonna”sı, “karanlığın” sembolü ise Holbein’in “Mezardaki Ölü İsa” tablosudur. “Madonna” “ideal güzelliği”; “Ölü İsa” ise “karanlık gerçekliği” temsil eder. Romanda çatışmayı iki “zıt tablo” üzerinden kurgular ve bu iki büyük eseri çarpıştırarak şu mühim soruyu sorar:

Holbein’in “Mezardaki Ölü İsa”da tasvir ettiği o tüyler ürpertici, korkunç “ölüm gerçeği” karşısında, Raphael’in insanlığa vaat ettiği “kurtarıcı güzellik” ayakta kalabilir mi?

Büyük yazar romanın sonunda bu soruya “evet” veya “hayır” diye kesin bir cevap vermez. Bu iki mutlak cevap yerine trajik ve sarsıcı bir tablo çizer. Çizdiği tablo nihayetinde “karanlık”tır, zira “aydınlığın” yazarı değildir Dostoyevski, ama hepten umudunu kaybetmiş bir nihilist de değildir. Romanda sözünü ettiği “güzellik” dünyayı, fiziki veya sosyal manada hemen kurtarmaz ancak kahramanı Mişkin gibi insanların varlığı umudumuzu büyütür; günün birinde insanlığın ulaşabileceği en yüksek mertebeyi hatırlatan birer “ışık”tır onlar. (Oğuz Atay’ın tutunamayanların kralı Selim’e “Işık” soyadını vermiş olması boşuna değil demek.) Tek tük çoban ateşlerinin yandığı bu “karanlık” dünyada “güzellik” kolay kolay “ayakta kalamaz”; tıpkı romanın kahramanları gibi ölür veya delirir veya Oğuz Atay’ınki gibi “intihar eder” ama onların varlığı dünyanın “çirkinliğini” ifşa eder.

Destur ya pasaklı şair! Senin mısraına az biraz müdahaleyle, “Onlar da olmasalar, bizim “gayri kimimiz var?”

Belli ki Dostoyevski, Da Vinci’nin “Mona Lisa"sıyla hiç karşılaşmamış, zira ona dair hiçbir metninde bu tablodan bahsedilmez. Karşılaşmış olsaydı eğer, Da Vinci’nin, bugün sanat tarihinde “belirsizliğin” en yüce sembolü olarak kabul edilen, büyük ustanın “sfumato”(keskin çizgiler yerine renk ve ton geçişlerinin yumuşatılarak birbirinin içinde eritilmesi) tekniğini kullanarak, dudak kenarlarını ve göz pınarlarını bulanıklaştırarak ifadenin izleyicinin bakış açısına göre değiştiren “gülümsemesini” yazdığı bir romanda malzeme olarak kullanır mıydı bilinmez; ama “Budala”da Prens Mişkin’in, resim yapmaya meraklı genç kadın Adelaida’dan tasvir etmesini istediği “idam edilmek üzere olan bir mahkûmun giyotine çıkmadan hemen önceki son dakikasının” resmi; sanatın “an”ı dondurma gücünü iki zıt uçtan gösteren benzersiz örneklerdir. Biri aydınlık hayatın gizemli ve durmadan akan neşesini; diğer ise karanlık ölümün hiç kimsenin kaçamadığı, katı, berbat, yıkıcı dehşetini temsil eder.

O halde önce Dostoyevski’nin genç Adelaida’dan yapmasını istediği “ölümü” temsil eden tablosunun ayrıntısına bakalım:

“Budala”da, uzak bir yoldan, Avrupa seyahatinden şehre yeni dönmüş olan Prens Mişkin, akrabaları Yepançin ailesini ilk defa ziyaret eder. Aile bireyleriyle tanışır, Yepançinlerin ortanca kızları Adelaida yetenekli bir amatör ressamdır, onunla uzun uzun konuşur. Kız, resme oldukça meraklı olan ve bu konuda olağanüstü bir bilgisi olan Mişkin’den kendisine bir konu önermesini ister.

Dostoyevski, Mişkin karakterine kendi hayatından birçok şey katmış. Avrupa seyahatinde karşılaştığı birçok yeni şeyi olduğu gibi genç yaşında idamdan son anda kurtulmasının yarattığı travmayı da romanın birçok yerinde ona anlattırır.

Mişkin, kendisinden tuvale geçirmek için konu önermesini isteyen genç kıza, “benden resmini yapacağınız bir konu istediğinizde size bir idam mahkûmunun resmini yapmanızı önerecektim; kafası kesilmemiş henüz; elleri bağlı, sehpada ayakta duruyor, az sonra diz çöktürülecek ve boynuna bıçak........

© Habertürk