Kötülüğün alenileşmesi

İranlı yönetmen Jafar Panahi’nin 2025’te Cannes’da Altın Palmiye alan filmi “Görünmez Kaza”, “kötülük” üzerine bir filmdir. Benzer bir temanın filmini vaktiyle Zeki Ökten yapmıştı bizde. “Ses” filminde Ökten bize; 12 Eylül zindanlarında, birçok uzvuyla birlikte zihnini de bırakmış yaralı bir adamın, bir gece kulağına gelen bir “sesi” tanıması, kasabalarına tatile gelmiş o “sesin” sahibinin etrafındakilere kötü davranmasıyla işkencecisi olduğuna emin olduktan sonra onu kaçırmasıyla birlikte gelişen hadiseleri anlatıyordu.

Panahi’nin hikayesi de buna benzer bir hikâye… Ama Panahi’nin işkence görmüş kahramanı işkencecisini sesinden değil, tahta bacağının çıkardığı “sesten” tanır. Hamile karısı ve küçük kızıyla bir gece küçük bir kaza geçirir adam; tamir için arabasını tamirciye getirmesiyle o “tahta bacağın sesi”, işkence mağduru tamircinin kulağına gelir ve adamı kaçırır. Derken hadiseye aynı adamın işkence tezgahından geçmiş başkaları da karışır. Filmin finaline doğru, kaçıranla-kaçırılan, işkence görmüşle-işkenceci, suçlu ile mağdur arasında bir hesaplaşma yaşanır. Tahta Bacağı kaçırmış olan Tamirci hiç kimseye kötülüğü dokunmamış sıradan bir adamdır. “Sadece haklarını isteyen bir işçi” olarak arkadaşlarıyla eyleme geçmiş ve “rejim için canını vermeye hazır, bacağını rejim ve yüce lideri için Suriye’de kaybetmiş” bununla da gurur duyan, birtakım çapulcuların “rejimi değiştirmelerine izin vermemeye” kararlı vatansever işkencecinin insanlık dışı işkencelerine maruz kalmıştır diğer arkadaşları gibi. İşkenceci, sonunda o olduğunu itiraf eder ancak mağdurun hâlâ şu gerçeği kabul etmesinde ısrarcıdır. Tamam tamirciye işkence yapmış, kabul ama onun da şunu kabul etmesini ister:

“Ya cezanı hak ettin ve aldın ya da hak etmedin ve adalet cennette seni bekliyor.”

Ona göre hadise bu kadar basittir.

Bunu söyleyince Tamirci, “Sus alçak herif. İŞİT’çiler de senin gibi konuşuyordu. Binlerce suçsuz insanın boğazını keserek öldürdüler ve dediler ki; suçluysan ölümü hak ettin, değilsen cennete gideceksin.”

Yirminci asrın en etkili, en veciz, en zihin açıcı kavramlarından birisini, hayatı boyunca şiddet, totalitarizm ve insanlık halleri üzerine çalışmış Hannah Arendt’in “sıradan kötülük” kavramıdır. Bu kavram bize, kötülüğün her zaman radikal canavarlardan çıkmadığını, düşünmeden sistemin parçası olan, yaptığı şeyin geniş bir çıkara hizmet ettiğini düşünen, hatta biraz daha bozuk para ederek söylersek, yaptığı kötülüğün işi olduğuna, bunun için maaş aldığına, ha işkence yapmış ha yerleri süpürmüş, ikisi de devletin verdiği bir vazife olduğuna inanan, sistemin bir parçası olan sıradan insanlardan kaynaklandığını anlatır bize. Bu kötülüğü yapanlar vicdanlarını sorgulamadan bir emri uygulamışlardır, hepsi o kadar. Hannah Arendt, arkadaşı Gershom Scholen’e yazdığı bir mektupta bu konuda şunları söyler:

“Fikrimi değiştirdim ve artık ‘radikal kötülük’ten bahsetmiyorum. Bugün artık kötülüğün asla ‘radikal’ olmadığını, sadece aşırı olduğunu ve hiçbir derinliği ya da şeytani boyutu olmadığını düşünüyorum. Her şeyi istila edebilir ve tam da bir mantar gibi yayıldığı için tüm dünyayı kasıp kavurabilir. ‘Fikre meydan okur’ çünkü fikir derinliklere ulaşmaya, köklere dokunmaya çalışır ve fikir kötülükle uğraştığı süre boyunca hiçbir şey bulamayacak ve hüsrana uğrayacaktır. Bu onun ‘sıradanlığı’dır. Sadece iyinin derinliği vardır ve sadece iyi radikal olabilir.”

“Öldürdükleri insanlar suçluysa ölümü hak ettiler, suçlu değillerse bir yanlışlığa kurban gittikleri için doğrudan cennete gidecekler” deyip kör kılıçla boğaz kesen İŞİTçilerle; bellerine bağladıkları tahrip gücü yüksek bombalarla otobüs duraklarına, polis noktalarına, alışveriş merkezlerine, plajlara, kamu kuruluşlarına, konsolosluklara dalan intihar bombacıları ve sadistçe bir zevkle başka insanlara işkence yapanların davranışlarını elbette Arendt’in kavramı ziyadesiyle açıklıyor ancak filozofun yaşadığı yıllarda sosyal medya denilen bir araç henüz girmemişti hayatımıza. Şimdilerde bir “sıradan kötülük” eylemini yapıp onu sosyal medya aracılığıyla yaygınlaştırmanın da bir adı olsa gerek. Sanırım “sıradan kötülüğün” daha da görünür hale gelmesi için çırpınanların eyleminin sonunda ortaya çıkan yeni durumun adı da “kötülüğün alenileşmesi” olsa gerek.

Eskiden de kötülük vardı ancak, bu kadar aleni değildi. Mesela kaçırdıkları bir insanı öldürürlerken teröristler, eğer o eylemlerini filme çekmişlerse ve o filmi biz tesadüfen seyretmişsek görüyorduk o eylemin sonuçlarını. Yirmi Birinci Asırda ise artık her şey aleni… Biz istemesek de görüyoruz olup biten her şeyi.

Eskiden karanlık köşeleri severdi kötülük. Fısıltıyla dolaşır, yarı aydınlık odalarda büyür, utancını saklayacak gölgeler arardı. İnsan, yaptığı kötülüğü gizleme ihtiyacı hissederdi; çünkü gizlemek, hâlâ bir vicdan kırıntısının varlığına işaret ediyordu. Oysa bugün kötülük, ışığı seviyor. Daha doğrusu, ekran ışığını. Sosyal medya çağında kötülük artık saklanmıyor; sergileniyor, büyük bir zevkle teşhir ediliyor.

Sosyal medya, insana büyük bir sahne sundu. Herkes yazardır artık. Herkes aynı zamanda oyuncu… Herkesin bir mikrofonu var, herkesi bir spot ışığı aydınlatıyor. O sahne büyüdükçe sorumluluk küçülüyor. Birisi bir kötülük yapıyor........

© Habertürk