We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Kardeş Kanı

98 0 1
02.08.2020


Bazı insanlar yarasını göstermeseler de yaralı olduklarını fazla gizleyemezler. Ağzından çıkan bir kelime, bir ufak el hareketi, beklenmedik bir anda yakaladığımız ani bir bakışı hemen ele verir onu. Üstünü örtmek kolaydır yaranın, kendini ele vermez. Karşımızdakinin yaralı olduğunu gözlerinden anlarız, o gözler bazen yara ağzı gibi bakar çünkü.

İnsan hiç kimseye söyleyemediğini kendine söyleyen, hiç kimseye açmadığı sırrını kendine açan bir yaratıktır. Sır aynı zamanda bir korkuyu taşır üzerinde. Sırrını ifşa eder diye kendinden korkandır aynı zamanda insan.

Hayattan çok şey bekler, hayat da bir o kadarını ondan. Aklı hayatı dize getirmeye yeter sanır, ama bir de bakar ki, hayat çoktan iki omzuna iki değirmen taşını bağlamış içinin kuyusuna sürüklüyor onu.

Ya bir adım sonra kuyuya düşeceksin, ya da “halden anlayan bir yunus balığına tutunarak okyanusları” aşacaksın. Kıyıya vardığında “kendinle yaptığın bir iç savaştan çıkmış” mağrur bir zabit yorgunluğunu hissedecek, bir yere geç kalmış olmanın tedirginliğini yaşamayacak, bir şeyleri kaçırmış olmanın telaşını kapılmayacaksın.

İşte o zaman kendi kendini “galebe çalmışsın” demek.

Hayatın kıyısında bakıp şu iki dizeyi mırıldanmak kalır gayri sana:

“Bir kuş dal değiştirmekten yorgun

Bir dal kuşun vefasızlığından”

New York’ta tanıştık onunla. Köyden şehre yeni inmiş gibiydim. İkimizin de ilk defa gördüğü “şehri çözme” gibi bir derdimiz yoktu, “deli danalar gibi” dolandık kalabalık bir resmi heyetle birlikte şehrin sokaklarını dil bilmeden. En azından ben bilmiyordum bu şehrin dilini; Türkçeyi bu kadar güzel konuşturan bir adama da başka bir dil bilmeyi yakıştırmıyorum hala.

“Anılarını yakmış” bu adam diye düşündüm onunla karşılaşır karşılaşmaz. “Kim bilir hangi yardan düşmüştür de öyle olmuştur.” “Kendi hayatına dair pişmanlıklarını istifleyip içinde bir kuyuya süpürmüş” gibi. “Yavaş yavaş konuşuyor” ama bir türlü “çözülmüyor.” Sen konuş ben seni dinleyeyim, benim seni dinlememden benim nasıl biri olduğumu anlarsın zaten sen diyor bana. Daha anlatmadı ama anlatırsa eğer “hatıraları kanar” bu adamın diye düşündüm. “Ağır bir yenilgiden” çıktığı belliydi. Zaten bu memlekette ağır bir yenilgi yaşamayan az insan vardır. Bazıları da bu “yenilgiden” cidden hoşlanır. Her yenilgi, yeni bir hamle imkanı sunar insana çünkü.

Evet bu adam, “At görmüş, meydan görmüş, zaman görmüş”; asaletinden belli.

“Uzak, ufuksuz” bir yoldan geliyor, üzerinde zamanın kiri, pası var.

Bendeki “şakacı yanı” sevdi galiba o, ben de ondaki gizli şiiri.

Belliydi, “Hızır’la Kırk Saat” zikrinden kalkıp gelmişti ayağının tozuyla.

Hiç kitabı yoktu. Dergilerde yazıyordu ama o zamana kadar o dergilerden hiç biri benim elime geçmemişti.

Hani hep “mahalle” kültüründen, sıcak akrabalıklardan, komşuluk ilişkilerimizden bahseder de övünürüz ya bu hasletlerimizle, düşünce hayatımızda bu “sıcak ilişkiler” yoktur mesela memleketimizde. Farklı fikirlerde olan insanlar hep birlikte aynı yerde yaşarız, mahallelerimiz dikenli tellerle ayrılmış birbirinden, yine de mesela deprem olduğunda aynı anda Allah’a sığınırız, hepimiz aynı şekilde tiksiniriz domuz etinden, başımıza bir felaket geldiğinde soluk soluğa birbirimizin yardımına koşarız ama zaman sakinleşip dalgalar mutedil bir havaya büründüğünde herkes kendi “mağarasına” çekilir, bütün dünyayı sadece yaşadığı kendi dünyası sanır, dikenli tellerle çevrili kendi dünyasında geçerli fikrinin, dünyanın haklı tek fikri olduğu vehmine kapılır, “öteki”den kendine bir düşman yaratıp rahat döşeğine serilir.

Kendi adıma bu konforumu bozduğum bir anda tanıştım onun yazısıyla. Bulabildiğim her yazısını okudum. Okudukça henüz bir kitap yazmamış olmasına hayıflandım durdum.

Üç aylık zorunlu........

© Habertürk