We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

İstanbul’a giden tramvay!

85 0 1
16.08.2020

Lisede okurken en büyük kabusum, üniversite sınavlarını kazanamayıp o küçük şehirde kalmak, dolayısıyla da İstanbul’a gidememekti. Bu o kadar büyük bir kabustu ki benim için, lise son sınıfta bütün iki mevsim boyunca onun ağırlığı altında yaşadım ruhumda bin bir huzursuzlukla. Bu şehirden herhangi bir yere değil, ille de İstanbul’a gidecektim.

İstanbul’a gitme fikri, o sırada sadece beni hayata bağlayan yegane şey değildi. Benden evvelkiler de, benden sonrakiler de aynı memleketin bir çok şehrinde aynı hayali kurmuş, aynı tedirginliği yaşamış, kimisi hayalini gerçekleştirmiş, kimisi de emeline ulaşmadan hayatın hercümerci içinde bulunduğu yerde kendine bambaşka bir yol seçmek zorunda kalmıştı.

Bir zamanlar bütün Avrupa kıtası Paris’in taşrasıydı. Bulunduğu yerde içi “taşra sıkıntısıyla” dolan, “buralarda durulmaz, burası yolun bittiği yer” diyen herkes, yani içinde “yeni yolculuk hayalleri” kuran bütün sanatçılar bir yoluna bakar, tuvalini, kalemini, kemanını, fırçasını, daktilosunu kapıp Paris’e gitmenin yolunu bulurdu.

Bunlardan birisi de büyük İspanyol-Katalan ressamı Joan Miró’dur. İçinde gizli bir şair durmadan mısra döküyor ama eli mısra dökmekten çok tuvalde fırça gezdirmeye gidiyor Miró’nun.

Resmin anayurdu Paris’tir. Orada Tzara, Aragon, Eluard, Prévert, Breton gibi hayran olduğu şairler, yazarlar var ama en önemlisi Picasso diye büyük bir ressam var. Bir yolunu bulup Paris’e ulaşırsa eğer belki bütün o büyük sanatçılarla tanışacak, belki de Picasso ondan bir resim bile satın alacak, kim bilir.

Bizde de durum farklı değil. 1941 yılında önce Çorum’a sonra da Adana’ya sürgün edilen Abidin Dino ile Adana’da tanışan, elinden tutup onları İstanbul’a atsın diye gözünün içine bakan Orhan Kemal ile Yaşar Kemal, günü gelip onun “torpiliyle” İstanbul’da ekmek derdine düştüklerinde, o ilk fırsatta bir yolunu bulup Paris’e gitme hayalini kuruyordu.

Adana İstanbul’un taşrası, İstanbul ise Paris’in taşrasıydı çünkü.

Sonunda Orhan Kemal de, Yaşar Kemal de İstanbul’a geldi, Abidin Dino da Paris’e gitti...

Hukuki anlamada “taşra”, başkentin dışında kalan bütün yerleşim yerlerinin ortak adıdır. Bizde ise bugün İstanbul dışında kalan her yer taşradır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra devlet “asabiyetini”, “asık yüzünü” alıp Ankara’ya götürdü, İstanbul’da ise sanatın, kültürün, hasıla hayatın mutlu tebessümü kaldı. Devlet, Ankara’nın dışında kalan her yere taşra dedi, vatandaşlar içinse taşra, İstanbul dışında kalan yerlerdi, hatta buna Ankara bile dahildi.

İlk başlarda Ankara’ya sanatı da, edebiyatı da götürmek istedi kurucu babalar, Üçüncü Meclis’e bir yığın yazar ve şair soktular ama ne yazarlar, şairler politikayı becerebildi, ne de Ankara onları bağrına bastı. Üçüncü Meclis dönemi de en başarısız dönem olarak geçti siyasi tarihimize.

Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre, “Taşra, oturup beklemenin yeridir.” Zaman ağır akar orada, ruhunda fırtınalar gezen birisinin orada bütün bedenini karıncalar basar. Orada “Godot’yu bekler” insan, aradan yıllar geçer, o bekleyiş hep sürer, Godot bir türlü yolunu şaşırıp gelmez oraya. “Yalnızlığın başkentidir” taşra, kimse önemsemez orayı, gazetelerin “taşra baskısı” bile özensizdir, cicili bicili gazete “şehir baskısı” için hazırlanır.

O yüzden........

© Habertürk


Get it on Google Play