Memleketimizde ilk askeri darbe, bundan tam 400 sene önce, 1622 yılının Mayıs ayında oldu. O günden bugüne, tam 400 yıldır sürekliliği olan bir gelenek gibi siyasi hayatımızın bir parçası olup çıktı darbeler.

Gelin Yeniçerilerin gündüz gözüyle, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin başındaki sultana karşı tertiplediği; divan edebiyatındaki mahlası “Farisî” olan, halkın “Genç Osman” adını verdiği padişah İkinci Osman’ın tahttan indirilip Yedikule zindanında boğazlanmasıyla sonuçlanan ilk askeri darbenin izini sürelim bugün. Şeyh-ûl Müverrihin” (Tarihçilerin şeyhi) payesini almış Halil İnalcık ile tarih yazıcılığını, neşesi tantanasıyla bize şıngır mıngır raks eden bir dille anlatan, okudukça insanı tarihçi olmaya teşvik eden Reşat Ekrem Koçu’nun yazdıkları yol göstersin bize.

*

Önce Yeniçerilerden başlayalım o halde. Kimdi bu Yeniçeriler?

Sorunun cevabı Halil İnalcık’ta, der ki Hoca:

Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde savaşta esir alınan oğlanların beşte biri sultana teslim edilirdi, bunlara “pêncik” (beştebir) oğlanı denirdi. Zamanla sultanın kapısında “pêncik oğlanları” çoğaldı; o tarihlerde (1363) devlet kurumlarını düzenleyen ulemâdan Çandarlı Halil, bu oğlanlardan sultana mahsus bir “hassa ordusu” meydana getirmeyi düşündü. Oluşturulan bu orduya daha sonra “Kapıkulu” adı verildi. Kapıkulları da “Yeniçeri” adını aldı. Yeniçeriler kışlalarında 11 kişilik odalarda kalan, odaya en son girenin aşçılık görevini yaptığı, gruba katılmanın aralarında birisinin ölmesiyle mümkün olduğu, son derece disiplinli, üste itaatın mutlak olduğu, tüm ihtiyaçları “ulûfe” adıyla verilen gündelikle sağlanan, padişahın emrine her daim amade, savaşta padişah otağı önünde yer alan düzenli bir ordudur. İnalcık’a göre Yeniçeri ordusu, Avrupa’nın ilk düzenli ordusudur.

*

Annesi Mâhifiruz Sultan, İkinci Osman’ı 3 Kasım 1604 günü doğurdu. Babası Birinci Ahmet, kimseden ders almadan kendi kendisini yetiştirmiş bir padişahtı. Bunun hep eksikliğini hissettiği, acısını çektiği için de oğullarını iyi yetiştirmeyi vazife bildi. Osman henüz 14 yaşındayken Farsça ve Arapçayı anadili kadar iyi öğrendi. Bir hükümdar adayına ne kadar bilgi lazımsa hepsini kısa sürede edindi. Osmanlı tahtına çıktığında henüz bıyıkları terlememiş, 14 yaşında bir delikanlıydı. Padişahlığı sadece dört sene sürdü. 18 yaşında bir “nevcivan iken”, bir askeri darbeyle feci bir şekilde öldürüldü. Adı halkın diline “Genç Osman” diye yerleşti.

Reşat Ekrem Koçu, onu şöyle anlatır:

“Saçlarının içi koyu kumral, dışı altın sarısı, zekâ ışığı ile parıl parıl gözleri ejderha kabuğu renginde, mavi üzerine lâcivert nakışlı, pek güzel çocuktu. Vücut yapısı da güzel başının içi gibi gelişmiş, serpilmiş, civelek bir pehlivan yapısında idi, on sekiz yaşında iken, bir padişah olmayıp da soyunsa ve er meydanına çıksaydı, yaşça akranlarının üstünde şehbazların sırtını yere getirebilecek pazuya ve pençeye sahipti.

Belindeki kılıcı süs değildi, kabzasına el atınca kullanmasını da pek iyi bilir idi. Kemankeşlikte de pişkindi, okları hedefini bulur, bir noktaya sekiz on ok mıhlayabilirdi. Ata çılgın gibi düşkün iyi bir binici idi; o kadar ki ‘Sisli Kır’ adındaki sevgili atı ölmüş, Üsküdar Sarayı bahçesine defnettirerek baş ucuna, kendi kaleminden çıkmış şu manzum kitabe ile bir taş diktirmişti:

‘Zilli Hak Hazreti Osman Hânın

Sisli Kır nâm atı öğülmüştür

Emri Yezdâniyle mevt irişîcek

Bu makam içre o gömülmüştür.’

Sonraları bu mezar bir at evliya makamı olmuş, asırlar boyunca sancılı hayvanlara ziyaret ettirilmiş, Sisli Kırdan şifa, devâ, meded umulmuştur.”

*

İkinci Osman büyük iddialarla çıkmıştı tahta. Ama çok toydu. Mağrurdu. Tecrübeli devlet adamlarının uyarılarına kulak asmadı. Verdiği kararların ilerde yaratacağı sonuçları düşünmedi. Kararlarında ısrar ve inat etti. Sert bir çocuktu. Merhametsizdi. Kısa sürede yığınla düşman edindi. Müsrif değildi ama pek cimriydi. Bu da zayıf noktasıydı, çabuk keşfedildi. Kendisine kıymetli hediyeler verenler hemen onun itimadını kazandı. Hocası Ömer Efendi’ye pek hürmet ederdi, dindar bir alimdi hocası ama aynı zamanda kindar ve talebesi kadar inatçıydı. Padişahın itimadını suiistimal etti, rüşvet kapısını açtı, ulemayı talebesine kısa sürede düşman etti.

Sultan Osman hanedanın asırlardan beri süregelen geleneklerini değiştirmeye kalkıştı. Osmanlı padişahlarını azametli kılan resmi merasimlerdeki ihtişamlarıydı; bu ihtişamı terk etti. İstanbullu zengin bir ailenin şımarık çocuğu gibi giyindi. Sıradan eğer vurulmuş atlara bindi.

Haremdeki bir sürü kadında gözü yoktu. Her İstanbullu delikanlı gibi helal süt emmiş telli duvaklı, davullu zurnalı bir düğünle gelin olmuş bir kızla evlenmeyi düşündü. Saray bir aile yuvası haline gelmeliydi.

Ama bunlar “çok güzel hareketler” değildi. Yadırgandı. Bir padişahın yapacağı işler hiç değildi, küçümsendi. Halk ve askerler kısa sürede alaya alır gibi ona “Osman Çelebi”lakabını taktı.

Bu sırada; “askerler arasında bize Osman Çelebi değil, bize şehzade Sultan Mehmed gibi merhametli padişah lazım lafı dolaşıyor hünkarım” diyen bir muhbirin sözüne kanarak, kendisinden dört ay küçük, 17 yaşındaki kardeşi Şehzade Mehmed’i boğdurttu; tam lanetlendi.

Birinci Sultan Ahmet içki yasağını koymuş, üç ay süren padişahlığında Deli Mustafa döneminde ise bu yasak kendiliğinden kalkmıştı. Genç Osman işe buradan başladı. Ona göre içki bütün kötülüklerin anasıydı. Yanına bostancıları alarak meyhaneleri teftişe çıktı. Böylece ayaktakımıyla yüzgöz oldu. Hiddetlendi. İçkili yakaladıkları hamal, dellak, kayıkçı, salapuryam, ırgat, bekar berduşlardan, yeniçerilerden, sipahilerden eline kimi geçirdiyse, ayaklarına taş bağlatarak zifiri karanlıkta denize attırdı. İçki içen şehir ahalisini de gemilerde küreğe koşturdu. Kısa sürede ayak takımının, özellikle de yeniçerilerin sonsuz nefretini kazandı.

*

Lehistan seferine çıktığında, İran Şahı’nın hediye ettiği dört fili, ordunun ağır hizmetlerinde kullanmak üzere yanında götürmüştü. Tuna kenarında Kaptan Paşa’nın yakaladığı 300 Kazak korsan huzuruna çıkartıldı. Cezalarını bizzat kendisi verdi. Bir kısmını fillere çiğnetti, bir kısmını kazığa oturttu, bir kısmını çengele astı, bazılarını belinden ikiye böldü, birkaçını da direklere bağlatarak üzerinde ok talimi yaptırdı. Komutanlardan neferlere kadar herkesin içine, bu “çocuk yüzlü” padişahın içinde bir canavar yatıyor fikri o sırada yerleşti.

Lehistan seferi sekiz ay sürdü. Yirmi beş gün muhasara edildiği, altı saldırı düzenlendiği halde Motin Kalesi bir türlü ele geçirilemedi; padişah Lehlerin barış teklifini mecburi kabul etti.

Zurna da tam burada zırt dedi. Padişah, bu başarısızlığın müsebbibi olarak Yeniçerileri gördü. Kararını verdi. Döner dönmez Yeniçeri ocağını söndürecek, yeni bir askeri ocak kuracaktı! Bu işte onun zerre kadar suçu yoktu. Bütün suç onlardaydı.

Askerle padişah arasına tam anlamıyla bir husumet girdi. O Yeniçerilerden kurtulmayı kafasına koydu, Yeniçeriler de onu tahttan indirmeyi…

Bakalım Allah’ın yeryüzündeki gölgesi halife padişah mı, yoksa onun emrindeki kapıkulu askerler mi güçlüdür; İstanbul’a dönünce göreceğiz!

*

Sefere çıkmadan önce Şeyhülislam Esad Efendi’nin kızı Akile Hatun’a göz dikmişti; döner dönmez, saray geleneklerine değil, İstanbul adetlerine uygun görkemli bir düğünle evlendi.

Darbeye en önemli gerekçe olarak gösterilen “hac meselesi” bu sırada ortaya çıktı. Hünkar hacca gitmeye karar verdi. Osmanlı padişahlarından hiç birisi hacca gitmemişti. Mısır’ı fetheden, Hicaz’ı ilhak eden, hilafeti Osmanlı hanedanına geçiren Yavuz Sultan Selim bile hacı değildi. Ama o hacı olacaktı!

Hacca gitme fikri Yeniçeriler arasında tepkiyle karşılandı. Ecdattan kimse hacca gitmemişti, bu Osman Çelebi neyin peşindeydi, kesin hac bahanesiyle gidecek Halep’ten, Şam’dan, Mısır’dan asker toplayıp üzerimize yürüyecek, ocağımıza incir ağacı dikecek, gitmesine müsaade etmemeliyiz!

Askerler böylece ilk muhtırayı verdiler! Padişah, hemen muhtırayı onlara iade etmedi. (27 Nisan 2007 muhtırasından başka, hiçbir muhtıra iade edilmemiştir zaten.) Padişah hacca gitme kararında tereddüde düştü.

Reşat Ekrem Koçu’nun yazdığına göre, Mayıs ortalarıydı, sene 1622’ydi, serin bir bahar gecesinde hünkâr acayip bir rüya gördü.

“Taht üzerinde oturuyor ve Kur’an okuyordu, Hazreti Muhammed gelmiş, elinden Mushaf’ı ve sırtından cübbesini almış, suratına bir tokat atarak tahtından yere devirmişti. Peygamberin ayaklarını öpmek istemiş, öpememişti.”

Rüyasını ne hocası Ömer Efendi ne de Üsküdar’daki Şeyhi Aziz Mahmud Hüdai Efendi doğru düzgün tabir edebildi. Ne yapacağını şaşırmıştı. İstanbul’daki evliya türbelerini dolaştı. Eyüp Sultan’a gitti, kurbanlar kestirdi. Bostancılar burada onu tufaya getirdi, Karagümrük’te rastladıkları arabaların öküzlerini zorla aldılar, getirip kurban niyetine kestiler. Halkın nefretini bir kez daha kazandı.

Sonunda Hocası Ömer Efendi’nin sözüne uydu. Hacca gitmeye karar verdi. 1622 senesinin 18 Mayıs’ı Çarşamba günü hac yolculuğu için otağını ve tuğlarını Üsküdar’a geçirdi.

Aynı gün Sultan İkinci Osman’a karşı askeri darbe resmen başladı.

*

Kayınpederi Şeyhülislam Esat Efendi, durumun ciddiyetini görünce, “Padişahlara hac lazım değildir, yerinde oturup icrai adalet eylemek haccın üstündedir” fetvasını verdi. Aziz Mahmut Efendi de, “Caizdir ki fitne-i azime zuhur edecektir” diyerek padişahın geri adım atmasını tavsiye etti.

Ava çıkarken bile yanlarına beş bin Yeniçeri alan padişahların tersine Sultan Osman yanına sadece beş yüz Yeniçeri ile bin Kapıkulu sipahisi almıştı. Seyahate katılacak olan zabitlere Üsküdar’a geçme emri gelince, iki asker ocağının komutanları Fatih Camii’nde toplandılar. Aldıkları karar şuydu:

“Nizamî âlem için, padişahlar haccı terk edegelmişlerdir. Osman Çelebinin garazı mücerret bizden nefret ile onlardan asker toplamak ve ocaklarımızı kaldırmaktır, rızamız yoktur, hacdan vaz geçecektir”.

Komutanlar, o zamanki deyimle “ağalar” At Meydanı’na gitmek üzere camiden çıktılar. Peşlerine gittikçe büyüyen bir kalabalık takıldı. Kısa sürede “darbeye giden” heyet on binleri buldu.

Burada alelacele, padişahı yanlış yola sevk edenlerin cezasının ölüm olduğun beyan eden bir fetva metnini Şeyhülislam’dan aldılar; kellesi ilk gidecek olan padişahın hocası Ömer Efendi’dir. Güruh Ömer Efendi ile Sadrazam Dilaver Paşa’nın konaklarına hücum etti, evleri kısa sürede yağmalandı. “Askerin kışladan çıktığını” duyan padişah ulemayı hemen topladı. Ulema, askerin kendisinin Anadolu’ya geçmesini istemediğini, hocası, kızlarağası, sadrazam ve baş defterdarın azillerini istediğini söylediler. Padişah, “varın söyleyin, hacdan vazgeçtim ama onları azletmem deyin” dedi.

Haber akşam ulaştı darbeci askerlere. İhtilal konseyi, yarın Fatih Camii’ne gelin konuşalım dediler. Ertesi gün ulema askerlerin istediği camiye değil, Sultan Ahmet Camii’ne gittiler. Askerler isteklerinde kararlıydı. At meydanına sanki bir sel aktı. Asker listesini yaptığı kişilerin kellelerini istiyordu. Ulemadan bir heyet saraya giderek padişaha yalvardı, padişah “onlar çapulcu takımıdır tez dağılırlar” dedi onlara. Ulema ısrar edince “onları siz kışkırtıyorsunuz, evvela sizi kırarım sonra onları” dedi. Ulemanın saraydan çıkmasına izin verilmedi. Heyetin gelmediğini gören darbeciler, saraya hücum etti, bostancılar ihanet etmiş “Bab-ı Humayun”u açık bırakmışlardı. Bir anda sarayın içi öfkeli yeniçeriler ve gözleri kan bürümüş ayaktakımıyla doldu. Kapılar bir bir açılıyordu, tekmil saray padişahı terk etmişti. İhtilalciler kimselerin yanından bile geçemediği hareme daldılar. Ortalık mahşer yeriydi. Bu sırada içlerinden birisi, “Sultan Mustafa’yı isteriz,” diye bağırdı. Bu sözü on binlerce kişi tekrarladı.

“İsteriz” gürlemesi, Sultan Osman’ın altındaki tahtı alıp çoktan götürmüştü.

*

Harem’de tutsak bulunan Sultan Mustafa’yı aradılar, yoktu. Nihayet cariyelerden biri “Sultan burada” diye bağırdı. Kapı kilitliydi, kubbeyi deldiler, kubbeden içeri iple sarkan üç sipahi ile üç yeniçeri Deli Mustafa’nın ayaklarına kapandılar, “Çık taht senindir, emrindeyiz,” dediler. Sultan Mustafa, “medet su” diye bağırdı, “iki gündür bana su ve ekmek vermediler, ölüyorum,” dedi. Mustafa’yı iple kubbeye çektiler, asker kalabalığının önüne getirdiler. Sultan Mustafa’nın askerler tarafından hapsedildiği yerden çıkartıldığını duyan Sultan Osman, Sadrazam Dilaver Paşa ile Darussaade ağasını Süleyman Ağa’yı darbecilere teslim etti, darbeciler anında kılıçlarıyla ikisini param parça ettiler. Ulema bunu fırsat bilerek saraya girmek istedi. Bu sırada Mustafa’yı Arz Odası kapısının önüne oturttular. Ulema “istedikleriniz aldınız” dedi darbecilere, darbeciler “artık çok geç,”Mustafa’yı göstererek, “Biz istediğimiz bulduk” dediler.

Sultan Osman Üsküdar’a, oradan da Bursa’ya kaçmayı düşündü. Bostancıbaşı, “Sizi Üsküdar’a götürecek hiçbir nefer kalmadı, sarayı hümayundaki bütün kayıkları alıp kaçmışlar,” dedi. Öldürülen vezirin yerine sadrazamlığa yeni getirilen Ohrili Hüseyin Paşa, “Askerler Deli Mustafa’yı Et Meydanı’ndaki kışlalarına götürdüler, biz de Ağakapusuna gidelim, yeniçeriler ocaklarına sığındığınızı öğrenince size zarar vermezler,” dedi. Bursa’ya kaçmakla yeniçerilerin merhametine sığınmak arasında çaresiz kalan padişah, mecburi vezirin teklifini kabul etti. Yanına on kese altın alarak Bostancıbaşıyla birlikte saraydan çıktı. Süleymaniye’deki Yeniçeri Kışlasına gitti. Yeniçeri Ağası Ali Ağa askere bahşiş ve rütbe vaadederek, “Sultan Osman bize sığındı, ocağımızın namusu vardır, kendisini tekrar padişahlığa kabul edin” diyecekti ancak ok çoktan yaydan çıkmıştı, onu kim dinlerdi. Sultan Osman o geceyi kışlada geçirdi. Gözüne uyku girdi mi bilinmez. Aynı geceyi Deli Mustafa ile anası Et Meydanı’ndaki Orta Cami’de geçirmişlerdi. Valide Sultan Kara Davut Paşa’yı oğlunun vasisi sıfatıyla sadrazam tayin etmişti. Kara Davut Paşa böyle ihtilal zamanlarında her türlü pisliği yapacak tiynette bir adamdı.

*

20 Mayıs 1622 Cuma günü, askeri darbenin üçüncü ve son günüydü. O günü Koçu şöyle anlatır:

“Yeniçeri Ağası erkenden, misafiri sayılan Sultan Osman’ın huzuruna çıktı. On sekiz yaşındaki güzel delikanlı sabah namazını kılmış, fakat giyinmemişti; başı açık, üzerinde beyaz bir gecelik entarisi, belinde hafif bir kuşak vardı, ayakları çıplaktı. Ağa teselli yollu birkaç söz söyledi, yeniçerileri elde edince sipâhilerle halkın ve ulemanın ehemmiyeti olmadığını anlattı, ocak namusu üzerinde son derecede hassas olan yeniçerilerin de kendilerine sığınmış bir padişaha sadakatten ayrılmayacaklarına emin olduğunu bildirdi.”

Sonra atına atladı, Et Meydanındaki kışlaya gitti. Herkes onu bekliyordu. Ağa bir merdivene çıktı, “padişaha merhamet edelim” diyen ağzından birkaç laf çıkmıştı ki askerler daha fazla konuşmasına müsaade etmediler, üzerine saldırdılar, kılıçlarıyla komutanlarını paramparça ettiler, cesedini ayağından sürükleyerek Aksaray’daki dört yol ağzında bir ağaca astılar. Ardından kışladan boşandılar, sanki bir sel akıyordu, Sultan Osman’ı almaya gidiyorlardı. Her adımda darbeci askerlere ahali katılıyor, kalabalık çığ gibi büyüyordu. Darbe en korkunç, en kan kokan anını yaşıyordu.

*

20 Mayıs günü çocuk yüzlü, 18 yaşındaki Genç Osman’ın hayatının en uzun, belki de hayatının en kısa günüydü, kim bilir.

Süleymaniye’deki Yeniçeri Kışlasının önünde havaya darı atsan tanesi yere düşmezdi, mahşeri bir kalabalık vardı. Sultan Osman henüz giyinmemişti. Saklandığı yerden “o beyaz gecelik entarisi ile başı açık ve yalın ayak” çıkardılar. Bir sipahi acımış olacak ki, başındaki kirli keçe külahı padişahın başına koydu, bir yeniçeri de yırtık pırtık yemenilerini ayağından çıkarıp çıplak ayaklarına geçirdi. Aşağı tabakadan bir herifin çul eyerli beygirini getirdiler, padişahı bu yorgun, çelimsiz beygire bindirdiler. Genç Osman susamıştı su istedi, esnaftan biri eski bir testiyle su getirdi ama testiyi padişaha vermedi, yere attı, parçaladı.

Süleymaniye’den Aksaray’a, halkın küfür ve hakaretleri, edep bilmez güruhun dil ve el tecavüzü altında, padişahın “yapmayın etmeyin, padişahınız değil miyim, nedir ettiğiniz bu cefa,” yalvar yakar ağlaması eşliğinde Orta Camiye getirdiler. Deli Mustafa ile anası oradaydı. Günlerden Cuma’ydı. Müezzin sala verince kışla avlusundaki asker Sultan Osman’ın camide idam edildiğini sandı, askerler “katle rızamız yoktur” diye bağırdılar. Caminin içindeki zabitler, Osman’ı pencereye getirip askerlere gösterince az biraz yatıştılar.

Bu sırada Sultan Osman başındaki kirli keçe külahı çıkarıp attı, başı açık yüksek sesle ağlamaya başladı, güce yenik düşmüştü, af için yalvardı. Camidekiler bundan etkilendi. Yeniçeri ocağının büyük komutanlarından Turnacıbaşı Ağa, başındaki dülbendini çıkarıp, “Padişahım temizdir, mübarek başınıza sarın,” dedi. Bu sırada Kara Davut Paşa hışımla camiye girdi, yanında bir cellat vardı, cellat aceleyle Sultan Osman’ın boynuna kement attı, bir delikanlı daha atik davrandı, kemendi tuttu. Sultan askerlere hitap etmek istediğini bildirdi komutanlara. İzin verdiler, pencereye çıktı, dışarıdaki askerlere “ben ettim siz etmeyin” diye yalvarmaya başladı. Dışarıdaki askerler, “Seni bir daha padişahlığa kabul etmeyiz, katline de rızamız yoktur,” diye hep bir ağızdan bağırdılar. Sultan camidekilere döndü, “Beni katletmeyin, Sultan Mustafa’nın odasına hapsedin” dedi çaresizce.

Reşat Ekrem Koçu şu anekdotu da kaydeder:

“Sultan Osman’ın saraydan çıkarken yanına aldığı on kese altın Ağakapusundaki zabitlerin elinde kalmıştı. O sırada cami avlusundaki asker arasında bir adam: ‘Sultan Osman kapıya flori getirmiş…’ diye bir lâf atınca bir kaynaşma oldu, kalabalık bir kafile Ağakapusuna koştu: ‘Osman’ın getirdiği flori kaildedir?’ dediler. Koca saray talan edilecekti, ortaya bir kesesini çıkarıp attılar: ‘İşte getirdiği flori budur’ dediler. Kese derhal paralandı, altın sarı çiçek gibi meydana yayıldı ve hemen yağma edildi. Geri kalan dokuz kese altını da irice lokma yutmadım diyenler iç etmişti.”

*

Yeni padişah Sultan Deli Mustafa ile anasını saraya götürdüler. Bundan sonra Genç Osman için hayatının en uzun yolculuğu başladı. Aksaray’dan Yedikule’ye giden mesafe uzadı, uzadı yüz yıl oldu. Bu sefer yorgun, çelimsiz bir beygirin sırtında değildi. Üstü açık bir pazar arabasına bindirmişlerdi. Yolculuk bitmez, yol boyunca hakaret, elle sarkıntılık, tecavüz girişimi… İntikam hırsıyla dolu bir güruhun eline düşmüş azılı bir suçlunun başına ne gelirse tekmili padişahın başına gelmişti. Üstü açık arabada, yanına Koçu’nun deyimiyle “subaşı kethüdası olan lakabı üstünde bir nursuz, imansız adam ‘Kilindir Uğrusu’” oturmuştu. Lakabını hırsızlığından almış bir ahlaksızdı.

Genç Osman akıbetine çoktan razı olmuştu. Darbecilere yalvarmanın bir sonuç getirmediğini camide görmüştü. Bu yüzden başına gelecekleri kabullenmişti artık. Yol boyunca vakarı elden bırakmadı. Yapılan onca hakarete, tecavüze rağmen sessiz kaldı, arabanın üzerinde taştan bir yüzle bir heykeldi artık o. Yedikule’de küçük bir hücre ayırmışlardı ona. Kapıda sırtındaki entari de alındı, don gömlek kemerli kapısı dar, tavanı bir adam boyu yükseklikte, adeta tabuta benzer, penceresiz hücreye attılar.

Genç Osman’ı getiren kalabalık geri döndü. Orda bir Kilindir Uğrusu kaldı. İkindi vakti Sadrazam Kara Davut Paşa sadık adamlarıyla birlikte Yedikule’ye geldi. Kilindir Uğrusu’nu da yanlarına alarak kuleye girip kapıyı içerden kilitlediler.

Genç Osman cellatlarına hemen teslim olmadı. On sekiz yaşındaydı, pehlivan yapılıydı, geleni kapıda bir yumrukla devirdi. İçerisi zifiri karanlıktı. Elinde bir bıçak veya sopa olsa o beş kişinin alayını yere serebilirdi. Nihayet Kilindir Uğrusu içeri girdi. Tekme atmak isterken Genç Osman’ın husyelerini yakaladı ve bütün gücüyle burdu hayalarını, genç padişah feryatla dizlerinin üzerine çöktü, cebecibaşı o sırada boynuna kemendi atarak onu boğdu.

Reşat Ekrem Koçu, sözü şöyle bağlar:

“Müverrihin tabiri ile ‘cebecibaşı denilen bu mel’unu bî din’ teslimi rûh etmiş olan Sultan Osman’ın sağ kulağını kesti, emredilen hizmeti gördüğünü ispat için Sultan Mustafa’nın anasına nişan götürecekti.”

Cesedine de hakaret ettiler. Gece, yine bir yük arabasına attılar, üstünü bir hasır ile örttüler ve saraya götürdüler.

Ertesi gün ise cenazesini padişahlara yapılan görkemli bir törenle kaldırdılar. Götürüp At Meydanı’nda bulunan babası Sultan Ahmet’in türbesine gömdüler.

*

Genç Osman’ın kaldırmayı niyet ettiği ve hayatına mal olan Yeniçeri Ocağı’nı; onun bir askeri darbe neticesinde hazin ölümünden 204 sene sonra İkinci Mahmut kaldırdı.

Peki askerin siyasete müdahalesi bitti mi? Ne gezer… Halil İnalcık’a göre, Genç Osman’a karşı tertiplenen askeri darbeden sonra, “Yeniçeriler devlet içinde gerçek iktidar sahipleri oldular”.

Tam 400 yıldan beri...

*

Yararlanılan Kaynaklar:

Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye-Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar 2, İş Bankası Kültür Yayınları

Reşat Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları, Doğan Yayıncılık

QOSHE - İlk askeri darbemiz 400 yaşında - Muhsin Kızılkaya
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

İlk askeri darbemiz 400 yaşında

91 6 1
04.09.2022

Memleketimizde ilk askeri darbe, bundan tam 400 sene önce, 1622 yılının Mayıs ayında oldu. O günden bugüne, tam 400 yıldır sürekliliği olan bir gelenek gibi siyasi hayatımızın bir parçası olup çıktı darbeler.

Gelin Yeniçerilerin gündüz gözüyle, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin başındaki sultana karşı tertiplediği; divan edebiyatındaki mahlası “Farisî” olan, halkın “Genç Osman” adını verdiği padişah İkinci Osman’ın tahttan indirilip Yedikule zindanında boğazlanmasıyla sonuçlanan ilk askeri darbenin izini sürelim bugün. Şeyh-ûl Müverrihin” (Tarihçilerin şeyhi) payesini almış Halil İnalcık ile tarih yazıcılığını, neşesi tantanasıyla bize şıngır mıngır raks eden bir dille anlatan, okudukça insanı tarihçi olmaya teşvik eden Reşat Ekrem Koçu’nun yazdıkları yol göstersin bize.

Önce Yeniçerilerden başlayalım o halde. Kimdi bu Yeniçeriler?

Sorunun cevabı Halil İnalcık’ta, der ki Hoca:

Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde savaşta esir alınan oğlanların beşte biri sultana teslim edilirdi, bunlara “pêncik” (beştebir) oğlanı denirdi. Zamanla sultanın kapısında “pêncik oğlanları” çoğaldı; o tarihlerde (1363) devlet kurumlarını düzenleyen ulemâdan Çandarlı Halil, bu oğlanlardan sultana mahsus bir “hassa ordusu” meydana getirmeyi düşündü. Oluşturulan bu orduya daha sonra “Kapıkulu” adı verildi. Kapıkulları da “Yeniçeri” adını aldı. Yeniçeriler kışlalarında 11 kişilik odalarda kalan, odaya en son girenin aşçılık görevini yaptığı, gruba katılmanın aralarında birisinin ölmesiyle mümkün olduğu, son derece disiplinli, üste itaatın mutlak olduğu, tüm ihtiyaçları “ulûfe” adıyla verilen gündelikle sağlanan, padişahın emrine her daim amade, savaşta padişah otağı önünde yer alan düzenli bir ordudur. İnalcık’a göre Yeniçeri ordusu, Avrupa’nın ilk düzenli ordusudur.

Annesi Mâhifiruz Sultan, İkinci Osman’ı 3 Kasım 1604 günü doğurdu. Babası Birinci Ahmet, kimseden ders almadan kendi kendisini yetiştirmiş bir padişahtı. Bunun hep eksikliğini hissettiği, acısını çektiği için de oğullarını iyi yetiştirmeyi vazife bildi. Osman henüz 14 yaşındayken Farsça ve Arapçayı anadili kadar iyi öğrendi. Bir hükümdar adayına ne kadar bilgi lazımsa hepsini kısa sürede edindi. Osmanlı tahtına çıktığında henüz bıyıkları terlememiş, 14 yaşında bir delikanlıydı. Padişahlığı sadece dört sene sürdü. 18 yaşında bir “nevcivan iken”, bir askeri darbeyle feci bir şekilde öldürüldü. Adı halkın diline “Genç Osman” diye yerleşti.

Reşat Ekrem Koçu, onu şöyle anlatır:

“Saçlarının içi koyu kumral, dışı altın sarısı, zekâ ışığı ile parıl parıl gözleri ejderha kabuğu renginde, mavi üzerine lâcivert nakışlı, pek güzel çocuktu. Vücut yapısı da güzel başının içi gibi gelişmiş, serpilmiş, civelek bir pehlivan yapısında idi, on sekiz yaşında iken, bir padişah olmayıp da soyunsa ve er meydanına çıksaydı, yaşça akranlarının üstünde şehbazların sırtını yere getirebilecek pazuya ve pençeye sahipti.

Belindeki kılıcı süs değildi, kabzasına el atınca kullanmasını da pek iyi bilir idi. Kemankeşlikte de pişkindi, okları hedefini bulur, bir noktaya sekiz on ok mıhlayabilirdi. Ata çılgın gibi düşkün iyi bir binici idi; o kadar ki ‘Sisli Kır’ adındaki sevgili atı ölmüş, Üsküdar Sarayı bahçesine defnettirerek baş ucuna, kendi kaleminden çıkmış şu manzum kitabe ile bir taş diktirmişti:

‘Zilli Hak Hazreti Osman Hânın

Sisli Kır nâm atı öğülmüştür

Emri Yezdâniyle mevt irişîcek

Bu makam içre o gömülmüştür.’

Sonraları bu mezar bir at evliya makamı olmuş, asırlar boyunca sancılı hayvanlara ziyaret ettirilmiş, Sisli Kırdan şifa, devâ, meded umulmuştur.”

İkinci Osman büyük iddialarla çıkmıştı tahta. Ama çok toydu. Mağrurdu. Tecrübeli devlet adamlarının uyarılarına kulak asmadı. Verdiği kararların ilerde yaratacağı sonuçları düşünmedi. Kararlarında ısrar ve inat etti. Sert bir çocuktu. Merhametsizdi. Kısa sürede yığınla düşman edindi. Müsrif değildi ama pek cimriydi. Bu da zayıf noktasıydı, çabuk keşfedildi. Kendisine kıymetli hediyeler verenler hemen onun itimadını kazandı. Hocası Ömer Efendi’ye pek hürmet ederdi, dindar bir alimdi hocası ama aynı zamanda kindar ve talebesi kadar inatçıydı. Padişahın itimadını suiistimal etti, rüşvet kapısını açtı, ulemayı talebesine kısa sürede düşman etti.

Sultan Osman hanedanın asırlardan beri süregelen geleneklerini değiştirmeye kalkıştı. Osmanlı padişahlarını azametli kılan resmi merasimlerdeki ihtişamlarıydı; bu ihtişamı terk etti. İstanbullu zengin bir ailenin şımarık çocuğu gibi giyindi. Sıradan eğer vurulmuş atlara bindi.

Haremdeki bir sürü kadında gözü yoktu. Her İstanbullu delikanlı gibi helal süt emmiş telli duvaklı, davullu zurnalı bir düğünle gelin olmuş bir kızla evlenmeyi düşündü. Saray bir aile yuvası haline gelmeliydi.

Ama bunlar “çok güzel hareketler” değildi. Yadırgandı. Bir padişahın yapacağı işler hiç değildi, küçümsendi. Halk ve askerler kısa sürede alaya alır gibi ona “Osman Çelebi”lakabını taktı.

Bu sırada; “askerler arasında bize Osman Çelebi değil, bize şehzade Sultan Mehmed gibi merhametli padişah lazım lafı dolaşıyor hünkarım” diyen bir muhbirin sözüne kanarak, kendisinden dört ay küçük, 17 yaşındaki kardeşi Şehzade Mehmed’i boğdurttu; tam lanetlendi.

Birinci Sultan Ahmet içki yasağını koymuş, üç ay süren padişahlığında Deli Mustafa döneminde ise bu yasak kendiliğinden kalkmıştı. Genç Osman işe buradan başladı. Ona göre içki bütün kötülüklerin anasıydı. Yanına bostancıları alarak meyhaneleri teftişe çıktı. Böylece ayaktakımıyla yüzgöz oldu. Hiddetlendi. İçkili yakaladıkları hamal, dellak, kayıkçı, salapuryam, ırgat, bekar berduşlardan, yeniçerilerden, sipahilerden eline kimi geçirdiyse, ayaklarına taş bağlatarak zifiri karanlıkta denize attırdı. İçki içen şehir ahalisini de gemilerde küreğe koşturdu. Kısa sürede ayak takımının, özellikle de yeniçerilerin sonsuz nefretini kazandı.

Lehistan seferine çıktığında, İran Şahı’nın hediye ettiği dört fili, ordunun ağır hizmetlerinde kullanmak üzere yanında götürmüştü. Tuna kenarında Kaptan Paşa’nın yakaladığı 300 Kazak korsan huzuruna çıkartıldı. Cezalarını bizzat kendisi verdi. Bir kısmını fillere çiğnetti, bir kısmını kazığa oturttu, bir kısmını çengele astı, bazılarını belinden ikiye böldü, birkaçını da direklere bağlatarak üzerinde ok talimi yaptırdı. Komutanlardan neferlere kadar herkesin içine, bu “çocuk yüzlü” padişahın içinde bir canavar yatıyor fikri o sırada yerleşti.

Lehistan seferi sekiz ay sürdü. Yirmi beş gün muhasara edildiği, altı saldırı düzenlendiği halde Motin Kalesi bir türlü ele geçirilemedi; padişah Lehlerin barış teklifini mecburi kabul etti.

Zurna da tam burada zırt dedi. Padişah, bu başarısızlığın müsebbibi olarak Yeniçerileri gördü. Kararını verdi. Döner dönmez Yeniçeri ocağını söndürecek, yeni bir askeri ocak kuracaktı! Bu işte onun zerre kadar suçu yoktu. Bütün suç onlardaydı.

Askerle padişah arasına tam anlamıyla bir husumet girdi. O Yeniçerilerden kurtulmayı kafasına koydu,........

© Habertürk


Get it on Google Play