Modern dönemlerde merhum Süleyman Demirel iki askeri darbeyle gitmiş, yedi defa da geri gelmiş; Osmanlı döneminde ise Birinci Mustafa iki askeri darbeyle gelmiş, iki darbeyle de gitmiştir.

Modern dönemde muvaffak olmuş iki askeri darbe yemiş tek başbakan Süleyman Demirel iken, Osmanlı döneminde ise iki askeri darbeye maruz kalan tek padişah Birinci Mustafa’dır. İlk askeri darbe sırasında esirken hünkar, ikincisinde hünkarken esir oldu.

*

Birinci Mustafa “kardeş katlinden” tesadüfen kurtulmuş bir çocuktur. Allah yüzüne gülmüş, henüz bir sabiyken tahta oturan, bugünkü “Sultan Ahmet Camii”ni yaptıran ağabeyi Birinci Ahmet hayatını bağışlamış, böylece Osmanlı’da gelenek olan “kardeş katli” faciası ilk defa uygulanmamıştır. Sultan Ahmet daha sonra fikrini değiştirmiş, birkaç kez kafese kapattığı kardeşini öldürmeyi düşünmüş ama her defasında eli varıp kıyamamış ona. Başta Sultan Ahmet’in oğlu yoktu. Bu yüzden hanedanın devamı için Mustafa’nın yaşaması şarttı.

*

Sultan Ahmet ölüm döşeğinde vasiyet eder. Vasiyeti şifahidir. Bu vasiyete göre, bundan böyle padişahlık babadan büyük oğula değil, deli olmamak şartıyla hanedanın en büyük erkeğine de kalabilir!

Sultan Ahmet öldüğünde büyük oğlu Osman 14 yaşındaydı.

Vasiyetine bağlı kaldılar, oğlu Osman yerine, kardeşi Mustafa’yı tahta çıkardılar. (Bu vasiyet değişikliğinin altında da bir “kadın meselesi” olduğu söylenir. Bazı vakanüvislere göre Sultan Ahmet’in amacı, genç yaşında dul bırakacağı sevgili hasekisi Kösem Mahpeyker’e, uzak bir ihtimal de olsa, günün birinde valide sultanlığı tattırmaktı. Kösem üçüncü oğlu Murat’ın anasıydı, bu değişiklik bir gün ona taht yolunu açabilirdi. Açtı da… Hem de ne açma, o başka hikaye!)

*

Birinci Mustafa Manisa’da doğmuştu. Babası öldüğünde on bir yaşındaydı. Güler yüzlü, seyrek sakallı, gözleri iri siyah, bakışları melüldü. Ufak tefekti, yüzü solgundu. Yakışıklıydı. Yüzü daha çok bir dilberin yüzüne benziyordu, buğday benizli, saç ve sakalları koyu kumraldı. Hep çocuk kalmıştı.

Saray’ın içinde, şehzadeler için inşa edilmiş olan “Kafes”e ilk giren şehzade oydu. Oraya kapattılar, günlerce, aylarca ağladı. Demir kapıyı üzerine kilitlediler; duyulan her ayak sesi kulaklarına celladın ayak sesleri olarak geldi. Bir yıl değil, iki yıl değil, tam on dört yıl boyunca bu korkunç ses uykularını böldü, bilincini tarumar etti. Her gün öldü öldü dirildi.

Kafesten çıkarıp onu Osmanlı tahtına oturttuklarında yirmi beş yaşındaydı. Birçok tarihçiye göre o artık erken bunamış bir delikanlıydı. Kafası bomboştu. Aklında hatıra namına hiçbir kırıntı yoktu. Adını bile zor hatırlıyordu. Kalabalıktan, seslerden korkuyordu, ürkek tavırlarla mütemadiyen etrafına bakınıyor, bazen gözleri bir noktaya saplanıp kalıyor, etrafında olup biten her şeyi unutuyordu. Hiç konuşmuyordu, ender zamanlarda da ağzından çıkan kelimeler basit kelimelerdi; “Gel, git, al, ver, tak, sür, su” diyor, başka bir şey demiyordu. Her cümlesi tek heceli bir emirdi. Yüzü sanki donmuştu. Hiçbir mimik yoktu yüzünde, taş gibiydi. O zamana kadar hiçbir kadına el sürmemişti. Yanına sokulan kızların hepsi bakire olarak yanından ayrılmıştı. Bu vasfını hiç kaybetmedi, ölünceye kadar hiçbir kadını yanına yaklaştırmadı.

*

Sultan Ahmet, vasiyetnamesini hazırlarken, bu halde bir adamın tahta çıkartılacağını bilmiyordu. Mustafa’nın durumunu bilen de yoktu zaten sarayda. Bu bir aile sırrıydı. Bu sıra vakıf tek kişi Kızlarağası Hacı Mustafa Ağa’ydı; zeki bir adamdı ağa, devlet geleneğine vakıf, işini bilen bir zenciydi. Mustafa’nın içinde bulunduğu durumu çırpınarak Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmet Paşa ile Şeyhülislam Esad Efendi’ye gizlice anlattı. Şehzade Osman dururken bir “mecnunu” sultan yapmak akıl kârı değildi! Ama vezir ile müftü ölen padişahın vasiyetine bağlı kalmak gerektiğinde ısrar ettiler. Saray erkanı kararını vermişti:

“Sultan Mustafa’nın aklında bir miktar hafiflik görülmüştür, uzun zaman hapis sebebindendir, zaman ile kamil ve rütbe-i tasarrufa nail olur,” dediler.

Apar topar, Koçu’nun deyimiyle “kaptı kaçtı işi” bir resmi cülusla Mustafa’yı Osmanlı tahtına oturttular.

*

O zamana kadar yeni padişahı hiçbir Allah’ın kulu görmemişti. Ahali ilk defa onu “kılıç kuşanma” merasiminde görecekti. Geleneğe göre yeni padişah kayıkla Eyüp Sultan’ı ziyaret edecek, orada kılıç kuşanacak, sonra at sırtında, muhteşem bir törenle şehre girecek, ecdadın türbelerini bir bir ziyaret edecek, sonra muhteşem sarayına gidecek; bütün bu yolculuk boyunca halk yoluna çıkacak, o da etrafa sadaka dağıtacak, uğradığı türbelerde kurbanlar kesilecek, kurban etleri de yoksul halk arasında pay edilecekti.

Reşat Ekrem Koçu, “Kılıç alayı hastanın kolay tedavi edilemeyeceğini gösterdi,” der. Eyüp’te iskeleden türbeye kadar dizilmiş ve kendisini alkışlayacak olan halka dağıtmak için iki cebini altınla doldurmuşlardı. Sultan, daha karaya çıkmadan bütün altınları denize atarak ceplerini boşaltmıştı.

Bundan sonra olanları okurken üstattan “Tosun Paşa” kılığına sokulmuş “Şaban”ın durumu geldi gözlerimin önüne. Padişah, iskeleye yanaşan kayıktan çıkmak istemedi, kollarından tutup zorla çıkardılar karaya. Karada ata binmek istemedi, kaldırıp zorla bindirdiler. Bindiği atın üzerinde duramadı, solaklar ve peykler düşmesin diye onu tuttular. Dönüş yolculuğu daha sıkıntılı bir yolculuktu. Mahşeri kalabalığı görünce çok korktu, saf saf dizilmiş askerleri ve ahaliyi görmemek için yüzünü elleriyle, kollarıyla kapattı, cin kovalar gibi tuhaf tuhaf hareketler yaptı.

Asker o gün kararını verdi, onu hiç beğenmemişti: Bu ne biçim padişahtı böyle? Bir mecnunu başımıza padişah diye getirmişlerdi!

Padişah zamanla iyi bir süvari oldu. Atlarla kavga etmeye başladı. Bir gün atına atladığı gibi saraydan yıldırım gibi fırladı. Geçtiği sokaklarda halkı dehşet içinde bıraktı. Taş döşeli yolda atının nallarından kıvılcımlar ortalığa saçıldı. Bir yandan da cebindeki altınları havaya savurdu. Peşine düşenler onu güçlükle yakaladı. Arz odasına giren vezirlere dilini çıkardı, bazen de el kol hareketleri yaptı. Bir gün eteğini öpmek için eğilen vezirin kafasına bastı tekmeyi, başından kavuğunu aldı, çocuk gibi kavuğu yerlerde yuvarlayarak onunla oynadı.

*

Derdine çare aramaya başladılar. Valide Sultan kolları sıvadı. Ama bulunan hekimler çaresizdi, şeyhlere, nefesi kuvvetli hocalara, üfürükçülere gittiler bu kez. Tılsımlar yaptılar, muskalar yazdılar nafile… En büyük zevki türbe gezmekti. Yaşayanlardan çok ölülerle zaman geçirmeyi seviyordu. Bu halinden dolayı softalar, ahali arasında Mustafa’nın bir evliya olduğunu yaymaya başladılar. Şöyle şeyler söylediler:

“Sabah namazlarını Bedir şehitleriyle kılarmış; Seyyid Battal Gazi her gün ziyaretine gelirmiş. Bu Sultan Mustafa’da yedi padişah kuvveti varmış, onun zamanında küffar başkaldırmayacakmış.”

Valide Sultan ve padişah taraftarlarının çabaları yersizdi. “Derin devlet” kararını vermişti. Sultan’ın suyu yavaş yavaş ısınıyordu. Aslan gibi Şehzade Osman orada duruyordu. Sultan Mustafa “cezbe ve keramet” sahibi falan değil, basbayağı deliydi! Misal bir gün oturmuş, karşısına Enderun oğlanlarından iki çocuk almış, sabahtan akşama kadar sakallarının tellerine inci dizdirmişti. Ne dini ne ibadeti? Biraz önce ne içtiğini ne yediğini bile hatırlamıyordu!

Şimdi onu tahttan indirmenin tam zamanıydı.

*

26 Şubat 1618 Pazartesi günü sarayda, Divan-ı Hümayun avlusunda askerin üç aylık maaşları dağıtılacaktı. Gelenekti, maaş günü sabah namazı Ayasofya’da kılınır, merasime öyle gidilirdi. O gün de törene davetli olanlar namazlarını kılıp merasim yerine gittiler.

Kızlarağası Hacı Mustafa Ağa namazdan önce kalkmış, zenci hadımları silahlandırmış, valide sultan dairesinin kapısını kilitlemiş, Sultan Mustafa’yı yatağından kaldırarak eski kafesine kapatmıştı. Şehzade Osman’ı da kafesten çıkarmış, giydirmiş, kuşatmış, hazineden çıkardıkları tahtı da Babüssaâde’nin (Saadet Kapısı) önüne koymuşlardı. Kızlarağası Hacı Mustafa bütün hazırlıkları tamamlayınca Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmet Paşa ile sarayında haber bekleyen Şeyhülislama Esad Efendi’ye haberci gönderdi. Onlar da geldi. Şimdi Divan-ı Hümayun’da toplanmış olan devlet erkanı ve avludaki askerlere “cülus olacağı” bildirildi.

Osmanlı tahtında şimdi, erken bunamış bir deli yerine, on dört yaşında, çakı gibi güzel bir nevcihan oturuyordu. Genç Osman’ı tahtta görenler, candan yürekten onu alkışlamaya başladılar.

*

Sultan Birinci Mustafa’nın padişahlığı sadece 96 gün sürmüştü. Yerine geçen İkinci Osman’ın da padişahlığı uzun sürmedi. Genç Osman tahta çıktıktan 4 yıl, 2 ay, 21 gün sonra yine bir askeri darbeyle tahttan indirildi.

19 Mayıs 1622 Perşembe günü Genç Osman’a karşı başlayan askeri darbe sırasında sarayı Yeniçeriler bastı. Ortalık mahşer yerine dönmüşken tesadüfen bir askerin ağzından “Sultan Mustafa’yı isteriz” lafı çıktı. Yeniçeriler yana yakıla Mustafa’yı aramaya başladılar. Mustafa’nın kapatıldığı kafes Harem’deydi, oraya kimse giremezdi. Hemen uzun sırıklar bulundu. Yeniçerilerden sekiz on şahbaz bunlara tırmanıp dama çıktılar. Mutfaktan aldıkları küskü ve baltalarla Mustafa’nın kaldığı odanın kubbesini deldiler. Açılan delikten iple aşağı indiler. Sultan Mustafa bir minderin üzerinde hareketsiz oturuyordu. Sanki gürültüyü duymamış, odasına girenleri görmemişti. Taş gibiydi. İki cariye yanında ayakta duruyordu. Yeniçeriler yeri öpüp, “Padişahım dışarıda asker sizi bekler” dediler. Sanki söyleneni duymamıştı, cevap vermedi, sadece “su!” diye mırıldandı. Üç günden beri aç ve susuzdu. Tavandan matarayla su sarkıttılar, kana kana içti.

Dışarı çıkardılar. Sultan Mustafa’yı 4 sene sonra tekrar padişah yaptılar.

Üstelik bu sefer deli olduğunu bile bile...

*

Mustafa’nın ikinci defa padişahlığa getirilmesi Yeniçerilerin kılıçlarıyla olmuştu. Yeniçeriler elde yalın kılıç yeni padişahı Divan-ı Hümayun’a getirince vüzera ile ulemanın şaşkınlıktan ağızları açık kaldı. Onu Divanhaneye götürmek istiyorlardı. Şeyhülislam’ın atını getirdiler ancak üç günden beri aç ve susuz kalarak güçten düşmüş deli Sultan ata binemedi. Yeniçeriler koltuklarına girdi, adeta havaya kaldırarak götürüp sadrazamın makamına oturttular. Şeyhülislama ve ulemaya biat etmelerini emrettiler. Müftü Efendi, “Sultan Osman hâlâ padişahtır, biat caiz değildir” dedi ve büyük bir münakaşa çıktı. Sonunda asker kestirip attı:

“Daha önce de padişahımız Sultan Mustafa’ydı, yine odur, tez biat edile,” deyip kılıçlarını kınlarından çektiler.

Sultan Mustafa’ya kınından çıkmış kılıç gölgesi altında biat edildi. O cuma günü İstanbul’un bütün camilerinde hutbe Sultan Mustafa adına okundu.

Sultan Osman ise, Yedikule Zindanı’na götürüldü, tecavüz edilerek feci şekilde öldürüldü.

*

Halil İnalcık, “Mustafa’nın ikinci sultanlığına Osman’ın katli gölge düşürdü,” diye yazar.

Halk, Osman’ın katillerinin bulunup cezalandırılmalarını istemeye başladı. Yeniçeriler “biz onu hapsedin diye Yedikule’ye gönderdik, öldürün demedik” diyorlardı. Yeniçeriler vilayetlerde oturamaz hale geldiklerini, herkes onları Osman’ın katili olarak gördüğünü söylüyorlardı. Katline sebep olanları bulsun diye Sultan Mustafa’ya arzıhal sundular. Sultan “ben katle rıza vermedim” diyordu, şahidi de Allah’tı.

İlk önce Genç Osman’ın boynuna kemendi atan Cebecibaşı’nı bulup astılar. Ona emir veren Veziriazam kara Davut Paşa’yı da Yedikule’ye önce kapatıp sonra boğdular.

Genç Osman artık hiçbir kuvvetin yenemeyeceği bir “şehid-i mazlum”du. Kan davası büyük oldu. İntikamını almak için oluk oluk kan aktı.

Sonrası tam “12 Eylül öncesine benzeyen” bir anarşi dönemidir. Söz ayağa düştü. Ayaktakımı, rezil kimseler meydanı boş buldu, her türlü şenaat, rezalet ve habaseti uluorta yapmaya başladılar. At izi it izine karıştı. Deli padişah hiçbir şeye hakim değil, olayların dışında kalmıştı.

Halil İnalcık’ın aktardığına göre; anarşiden kaygı duymaya başlayan ulema ve tarikat şeyhleri Fatih Camii’nde toplandılar, dediler ki:

“Sultan Mustafa’nın aklında hiffet (hafiflik) vardır; saltanattan hal olasun ve sadrazamı da istemeziz, tahfif-i uldema aylemiştir, defa’âtle küfrüne fetva vardır.”

Bu fetvayı, tez elden Sultan’ın validesi Hatice Sultan’a ulaştırdılar.

*

10 Eylül 1623 Pazar günü Sultan Mustafa, anası Hatice Sultan’la şehir dışındaki Davutpaşa Sarayı’ndaydı. Sadrazam Kemankeş Ali Paşa buraya gelerek padişaha “divan toplantısı” var dedi, alıp onu Topkapı Sarayı’na götürdü. Divan toplantısı yerine doğrudan iki defa çıktığı “kafese” soktu. Anası Hatice Sultan’ı da Eski Saray’a hapsettiler.

Ve İstanbul sokaklarında tellakların gür sesi yükselmeye başladı:

“Devlet ve memleket Sultan Murat Han’ındır!”

*

Sultan Birinci Mustafa’nın ikinci padişahlığı 1 sene, 3 ay, 22 gün sürdü. Üçüncü kafes hayatı ise bir hayli uzun sürdü; tam 16 yıl… Sultan Dördüncü Murat, Bağdat’ı fethedip İstanbul’a döndükten sonra yapılan fetih şenlikleri sırasında Mustafa, 20 Ocak 1639 Perşembe günü kafeste öldü. Ömrünün 1 sene 6 ayını padişah, 30 yılını kafeste, 11 yılını da dışarda geçirmiş olan Birinci Mustafa, öldüğünde 48 yaşındaydı.

Reşat Ekrem Koçu’ya göre ölümü halk üzerinde hiçbir etki yapmadı. Ayasofya’nın avlusuna gömüldü. Birini Revan, birini de Bağdat seferine çıkarken iki kardeşini boğduran Sultan Murat’ın fetih şenliklerinin tantanası, onca gürültüsü arasında amcasını da boğdurduğunu söyleyenler var. Bu söylentiye hak veren bir o kadar çok vakanüvis var…

*

Böylece “devlette devamlılık esastır” kuralı, darbeleri de ihtiva ederek geldi bugüne.

***

Yararlanılan Kaynaklar:

Halil İnalcık, “Devlet’i ‘Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar”, İş Bankası Kültür Yayınları

Reşad Ekrem Koçu, “Osmanlı Padişahları”, Doğan Kitap

QOSHE - İki darbeyle gelip iki darbeyle giden padişah! - Muhsin Kızılkaya
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

İki darbeyle gelip iki darbeyle giden padişah!

69 1 1
02.10.2022

Modern dönemlerde merhum Süleyman Demirel iki askeri darbeyle gitmiş, yedi defa da geri gelmiş; Osmanlı döneminde ise Birinci Mustafa iki askeri darbeyle gelmiş, iki darbeyle de gitmiştir.

Modern dönemde muvaffak olmuş iki askeri darbe yemiş tek başbakan Süleyman Demirel iken, Osmanlı döneminde ise iki askeri darbeye maruz kalan tek padişah Birinci Mustafa’dır. İlk askeri darbe sırasında esirken hünkar, ikincisinde hünkarken esir oldu.

Birinci Mustafa “kardeş katlinden” tesadüfen kurtulmuş bir çocuktur. Allah yüzüne gülmüş, henüz bir sabiyken tahta oturan, bugünkü “Sultan Ahmet Camii”ni yaptıran ağabeyi Birinci Ahmet hayatını bağışlamış, böylece Osmanlı’da gelenek olan “kardeş katli” faciası ilk defa uygulanmamıştır. Sultan Ahmet daha sonra fikrini değiştirmiş, birkaç kez kafese kapattığı kardeşini öldürmeyi düşünmüş ama her defasında eli varıp kıyamamış ona. Başta Sultan Ahmet’in oğlu yoktu. Bu yüzden hanedanın devamı için Mustafa’nın yaşaması şarttı.

Sultan Ahmet ölüm döşeğinde vasiyet eder. Vasiyeti şifahidir. Bu vasiyete göre, bundan böyle padişahlık babadan büyük oğula değil, deli olmamak şartıyla hanedanın en büyük erkeğine de kalabilir!

Sultan Ahmet öldüğünde büyük oğlu Osman 14 yaşındaydı.

Vasiyetine bağlı kaldılar, oğlu Osman yerine, kardeşi Mustafa’yı tahta çıkardılar. (Bu vasiyet değişikliğinin altında da bir “kadın meselesi” olduğu söylenir. Bazı vakanüvislere göre Sultan Ahmet’in amacı, genç yaşında dul bırakacağı sevgili hasekisi Kösem Mahpeyker’e, uzak bir ihtimal de olsa, günün birinde valide sultanlığı tattırmaktı. Kösem üçüncü oğlu Murat’ın anasıydı, bu değişiklik bir gün ona taht yolunu açabilirdi. Açtı da… Hem de ne açma, o başka hikaye!)

Birinci Mustafa Manisa’da doğmuştu. Babası öldüğünde on bir yaşındaydı. Güler yüzlü, seyrek sakallı, gözleri iri siyah, bakışları melüldü. Ufak tefekti, yüzü solgundu. Yakışıklıydı. Yüzü daha çok bir dilberin yüzüne benziyordu, buğday benizli, saç ve sakalları koyu kumraldı. Hep çocuk kalmıştı.

Saray’ın içinde, şehzadeler için inşa edilmiş olan “Kafes”e ilk giren şehzade oydu. Oraya kapattılar, günlerce, aylarca ağladı. Demir kapıyı üzerine kilitlediler; duyulan her ayak sesi kulaklarına celladın ayak sesleri olarak geldi. Bir yıl değil, iki yıl değil, tam on dört yıl boyunca bu korkunç ses uykularını böldü, bilincini tarumar etti. Her gün öldü öldü dirildi.

Kafesten çıkarıp onu Osmanlı tahtına oturttuklarında yirmi beş yaşındaydı. Birçok tarihçiye göre o artık erken bunamış bir delikanlıydı. Kafası bomboştu. Aklında hatıra namına hiçbir kırıntı yoktu. Adını bile zor hatırlıyordu. Kalabalıktan, seslerden korkuyordu, ürkek tavırlarla mütemadiyen etrafına bakınıyor, bazen gözleri bir noktaya saplanıp kalıyor, etrafında olup biten her şeyi unutuyordu. Hiç konuşmuyordu, ender zamanlarda da ağzından çıkan kelimeler basit kelimelerdi; “Gel, git, al, ver, tak, sür, su” diyor, başka bir şey demiyordu. Her cümlesi tek heceli bir emirdi. Yüzü sanki donmuştu. Hiçbir mimik yoktu yüzünde, taş gibiydi. O zamana kadar hiçbir kadına el sürmemişti. Yanına sokulan kızların hepsi bakire olarak yanından ayrılmıştı. Bu vasfını hiç kaybetmedi, ölünceye kadar hiçbir kadını yanına yaklaştırmadı.

Sultan Ahmet, vasiyetnamesini hazırlarken, bu halde bir adamın tahta çıkartılacağını bilmiyordu. Mustafa’nın durumunu bilen de yoktu zaten sarayda. Bu bir aile sırrıydı. Bu sıra vakıf tek kişi Kızlarağası Hacı Mustafa Ağa’ydı; zeki bir adamdı ağa, devlet geleneğine vakıf, işini bilen bir zenciydi. Mustafa’nın içinde bulunduğu durumu çırpınarak Sadaret Kaymakamı Sofu Mehmet Paşa ile Şeyhülislam Esad Efendi’ye gizlice anlattı. Şehzade Osman dururken bir “mecnunu” sultan yapmak akıl kârı değildi! Ama vezir ile müftü ölen padişahın vasiyetine bağlı kalmak gerektiğinde ısrar ettiler. Saray erkanı kararını vermişti:

“Sultan Mustafa’nın aklında bir miktar hafiflik görülmüştür, uzun zaman hapis sebebindendir, zaman ile kamil ve rütbe-i tasarrufa nail olur,” dediler.

Apar topar, Koçu’nun deyimiyle “kaptı kaçtı işi” bir resmi cülusla Mustafa’yı Osmanlı tahtına oturttular.

O zamana kadar yeni padişahı hiçbir Allah’ın kulu görmemişti. Ahali ilk defa onu “kılıç kuşanma” merasiminde görecekti. Geleneğe göre yeni padişah kayıkla Eyüp Sultan’ı ziyaret edecek, orada kılıç kuşanacak, sonra at sırtında, muhteşem bir törenle şehre girecek, ecdadın türbelerini bir bir ziyaret edecek, sonra muhteşem sarayına gidecek; bütün bu yolculuk boyunca halk yoluna çıkacak, o da etrafa sadaka dağıtacak, uğradığı türbelerde kurbanlar kesilecek, kurban etleri de yoksul halk arasında pay........

© Habertürk


Get it on Google Play