İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası |
“Hükümet aleyhtarı bir bildiri yazıp dağıtmaktan”, “Petraşevski Grubu”na mensup on beş arkadaşıyla birlikte Petropavloskaya Kalesi’ndeki zindana atılalı tam sekiz ay olmuştu.
Bu süre zarfında üç hikâye ile iki roman düşünmüştü. Kendi kendine konuşmayı çoktan bırakmıştı. Bazen hücresinde hızlı hızlı dolaşıyor, sonra bir anda durup içi saman dolu şiltesine atıyor kendini, hareketsiz, ölü gibi yatıyordu.
22 Aralık 1849 günü, “kalenin kasvetli, dar, karanlık ve soğuk koridorlarını” dolduran gürültü, bütün mahkumların kulaklarına aynı anda geldi. Hayra alamet bir durum değildi! Zira o güne kadar mezar kadar soğuk kalede, buna benzer hiçbir ses işitmemişlerdi. Hep kesif bir sessizlik içinde geçmişti iki yüz kırk gün... Sadece yakınlardaki kilisenin çan sesi gelmişti kulaklarına, o kadar.
Hücresinin daracık penceresinden dışarıya baktı. Avluda arka arkaya dizilmiş bir sürü araba vardı. Arabaların etrafını atlı polislerle çevriliydi.
Teker teker açılan hücre kapılarının sesini duydu... Ve sıra ona geldi. Tutuklandığı zaman üzerinde bulunan hafif, ince ilkbahar giysilerini uzattı gardiyan. “Giyin” emrini duymadı bile, denileni yaptı, gardiyanın eşliğinde hücreden çıktı.
Şimdi verandadaydı. Bekletmeden iki kişilik bir arabaya bindirdiler. Yanlarına bir asker oturdu. Arabanın camlarını buz tutmuştu, hareket eder etmez, tırnağıyla camı kazıdı. Keskin soğuğun altında buz tutmuş şehrin sokaklarından geçtiklerini gördü. Yeni yeni uyanan şehir soğuktan kaskatı kesilmişti.
İçi gibi, donuktu şehrin rengi.
Yolculuk uzadı, uzadı, hiç bitmedi. Nereye götürüyorlardı? Sonra bir yerde araba durdu. “İnin” dediler. Çevresine baktı. Burası Semenovski Meydanı’ydı.
Yeni yağmış taze kar pamuk gibi, yumuşacıktı. Bir grup asker meydanın ortasında bir kare oluşturmuşlardı. İki uçta toplanmış insanlar onları seyrediyordu. Her yere kesif bir sessizlik hakimdi. Yerde bir karış kar vardı. Güneş yeni doğmuştu. Bir yumak bulut güneşi gözüne kestirmiş, önünü kapatmak için ona doğru hareket halindeydi.
Sekiz aydır ilk defa güneşi görüyordu. İçi mutlulukla doldu. Bir anda nerede olduğunu unuttu. Sonra biri dürttü onu, kendine geldi. İnce, baharlık kıyafetler içinde üşüdüğünü fark etti.
Güneşten kamaşmış gözlerini ovdu. Ve onu gördü. Solunda, meydanın tam ortasına inşa edilmiş dört ayaklı o iskeleyi... Siyah bir perdeyle kapatılmıştı. Bir merdivenle çıkılıyordu iskeleye.
Şimdi iskeleye bakmanın zamanı değil. Uzun bir aradan sonra ilk defa yoldaşlarını görüyordu. Hepsinin yüzü değişmişti. Çizgileri derinleşmiş, avurtları çökmüş, benizleri solmuş, sarı bir hal almıştı yüzlerini. Hepsi süzgün, hepsi yorgundu. Birbirleriyle konuşmaya başladılar.
Yeniden bir araya gelmenin sevincini bir general bozdu. Atını onlara doğru sürdü, bir hareketle hepsini susturdu.
Sonra teker teker isimlerini okudu. İsimlerine göre sıraya dizdi hepsini.
Nereden çıktıysa, aniden elinde haç taşıyan bir rahip belirdi bu kez yanlarında. “Bugün davanızın adil sonucuna katlanacaksınız, arkamdan gelin,” dedi rahip şefkatli bir sesle. Tek sıra halinde arkasından yürüdüler.
Karın içinde tökezledi. İskelenin yanına yerden yukarıya doğru yükselen kazıklar çarptı gözüne. Bunlar da neyin nesiydi? Yoksa bizi bu kazıklara bağlayıp ateş mi edecekler? Yok canım, daha neler, biz ne yaptık ki?
Sahanlığın iki başına ikişerli sıra halinde dizdiler hepsini. Yanında arkadaşı Mombelli vardı. Bir anda ona hücresinde yazdığı hikâyeyi anlatmaya başladı. Yaptığı şey saçma mıydı? Ne saçması, edebiyatı seviyordu arkadaşı, tam sırasıydı. Sesindeki gerginliğin farkına vardı, sustu.
“Başlıklarınızı çıkarın” diyen metalik, sert bir komut duyuldu. Herkes şapkasını çıkardı. Sanki kafasına bir mermi saplandı, eliyle okşadı kafasını. Soğuk; buzdan bir yılan gibi yakasından içeri süzüldü, vücudu kaskatı kesildi.
Bir memur, sırayla herkesin önünde duruyor, verilen cezayı yüzüne okuyordu.
Sıra ona geldi. Görevlinin ne dediğini anlamadı. Hem çok hızlı okuyor hem de duymaya hazır olmadığı abuk sabuk laflar çıkıyordu ağzından.
“Kurşuna dizilerek idamına...”
Bunu anladı.
Kafasına bir çekiç indi. Güçlükle kaldırdı kafasını, güneş bulutla kavgasını kazanmış, şimdi sıyrılıyordu ondan. Yanındaki arkadaşı Durov’a öndü:
“İdam edilmemize imkân yok.”
Arkadaşı cevap vermedi. Sadece iskelenin yanında, üzeri hasırla örtülmüş tabut dolu arabayı işaret etti eliyle o kadar.
Emindi artık. Öldüreceklerdi!
Sıra kefen dağıtmaya geldi. Her birisine uzun, beyaz birer köylü gömleği ile kafalarına sarmak için birer sargı verdiler. Muhafızlar giymelerine yardım etti.
Rahip tekrar ortaya çıktı. Bu kez iskelenin üzerindeydi. Bir elinde Kutsal Kitap, ötekinde haç vardı.
Onlara seslendi:
“Kardeşlerim! Ölmeden önce tövbe etmeniz şarttır. Yüce kurtarıcımız tövbe edelerin günahlarını bağışlar. Sizi günah çıkarmaya davet ediyorum.”
Ben ne yaptım ki rahip beni tövbe çağırıyor?
Haç dolaşmaya başladı. Teker teker, önüne gelen haçı öpmeye başladı. İflah olmaz birer tanrıtanımaz olan Petraşevski ve Şpeşnev de haçı öptü.
Sıra ona geldi. Haça kondurduğu buse içinden gelen bir dini ihtiyaçtan doğmamıştı, belki de bu çetin sınava bir yardımı dokunur diye götürmüştü onu dudaklarına.
İlk üç kişiyi götürüp kazıklara bağladılar. Sırası gelen ikinci üç kişinin arasında o da vardı. Birazdan sıra ona gelecekti. İncecik giysilerinin arasında dolaşan buzdan yılan, bedeninde değmediği yer bırakmıyordu. Titriyor, üşüyor, birazdan bir buz kalıbı olarak yere dökülüp paramparça olacaktı.
Nerede okumuştu, hani bir idam mahkûmu ölümünden biraz önce şöyle söylemiş ya da düşünmüştü:
“Yüksek ve sarp bir kayalıkta, ancak iki ayağımın sığabileceği, dar bir çıkıntıda, dört bir yanım uçurumlar, okyanuslar, sonsuz bir gece, sonsuz bir yalnızlık ve hiç bitmeyecek bir fırtınayla sarılmış durumda yaşamak zorunda olsam ve bütün ömrümce, bin yıl boyunca, hatta sonsuza kadar o bir karış toprakta durmam........© Habertürk