We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Hatırat okumak!

67 3 2
16.02.2020


Haftada iki gün yazı yazmak için, haftada bir iki kitap okumam gerekiyor; elimden geldiğince öyle yapmaya çalışıyorum.
İşi yazı olanı, başkalarının yazdıkları besler. Kimi zaman okudukları içinde bir ses, bir tema, bir tını insanı alıp yeni bir yazıya götürür. Okuduğun kitapta işine yarar bir şeye rastlamazsan bile, kütüphanenin önünde durup kitap adlarını sırtlarından okumak bile bazen bir yazıya ilham verebilir.
Okumak hesapta olmayan sürprizler barındıran heyecanlı bir yolculuktur.
Nasıl bir yolculuğa çıkacağına yolcu karar verir.
Ben kendi adıma yolculuklarımı kitapların temalarına göre ayırıyorum.
Edebiyatın yanında, uzun bir süreden beri daha çok hatırat, biyografi, günlük okuyorum.

Hatırat yayınlama geleneği bizde eski bir gelenek değil. Birkaç yıldan beri yaygınlaşmaya başladı bu tür. Popüler hale gelmesini biraz da Mina Urgan’ın, “Bir Dinozorun Anıları” kitabına borçluyuz. 1998’de çıktı kitabın bendeki baskı 39. baskıdır ve aynı yılın tarihini taşıyor.

*

Bizde birey değil, cemaattir mühim olan. “Gemisini kurtaran kaptanı” sevmiyor, aynı anda bir sürü gemiyi kurtaramaya çalışan kaptana değer veriyoruz.
İnşaatı bile toplu seyrediyoruz.
“Ben” kipiyle konuşmak ayıp sayılıyor bizde. “Ben” önemli değil çünkü. O yüzden “ben” yerine “biz” diyor, kendimizi çoğullaştırarak günahı da sevabı da dağıtıyoruz. Bireyselleşememişiz henüz, gruptan ayrılamıyoruz kolay kolay. “Sürüden ayrılanı kurt kapar” diye korkuyoruz.
Bir de hangi yaşta olursak olalım, o yaş henüz erkendir bizim için. Yaşlandığımızı kabul etmiyoruz. Birisi hatıralarını anlatmaya başlıyorsa, “bu adamın gözü toprağa bakıyor” diye düşünüyoruz. Gözümüzde “hatırat” yaşlanmanın belirtisidir çünkü. Hele birisi hatıratını yazmaya başladıysa bir ayağı çukurdadır bize göre. Şimdiden hatıralarını yazıp kendini emekli etmenin anlamı yok! Daha yapılacak çok politika, daha yönetilecek çok kamu, daha inşa edilecek çok inşaat var. Öyle diye diye, bir ömrü tüketiyoruz.
Ölüp gidince de arkamızda hiçbir şey kalmıyor.
Oğuz Atay bu durumu “Bir Bilim Adamının Romanı”nda müthiş bir paragrafla izah eder. Velut yazara göre, bizler daha arkamızda belge bırakmaya alışmamış bir toplumuz. Günlük tutmak gibi bir alışkanlığımız da yok. Aklımızda ne kaldıysa onu söylüyoruz. Ölüp gidince bundan da yoksun kalıyoruz. Aklımıza gelen her şeyi bir yana yazmak ayıp olur diye düşünüyoruz herhalde, hele başkaları için düşüncelerimizi de dedikodu olur diye kağıt üzerine geçirmekten çekiniyoruz. Kalıcı bir şeyler bırakmaktan korkar bir halimiz var.

Ne zaman bu bahis açılsa bir hatıram nüksediyor, üşenmeden anlatıyorum.
Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin birinci sınıfında, 1983-84 öğretim yılında, yeni konulmuş olan “İnkılap Tarihi” dersimize, o zamanlar “Dr. Abdullah Cevdet” üzerine doktorasını yeni tamamlamış olan genç bir alim adayı olarak Şükrü Hanioğlu giriyordu.
Yakışıklı, uzun........

© Habertürk