We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Filozofun ölümü ve “anadil” meselesi

72 2 7
03.06.2020


Korona illetinin bize yaptığı en büyük kötülüklerden birisi, çok uzun bir süreden beri vefat eden sevdiklerimizin cenazelerine gidemememizdir. Bu süre içinde ölüm haberlerini duyduk tanınmış bazı şahsiyetlerin ama cenaze haberleri pek yapılmadı.

Mesela hafta sonu vefat eden Oruç Aruoba’nın cenazesi nereden kalktı, cenaze namazına kaç kişi katıldı, doğrusu çok merak ediyorum.

Yapılacak cenaze törenine katılmak isterdim normal şartlarda.

Ne de olsa çok kısa süre altlı üstü komşuluk yaptık; ben yukarıda o bir alt katımızda oturuyordu. Apartmanın kapısında karşılaşıyor, selamlaşıyorduk ama hiç oturup uzun boylu sohbet edemedik.

Belki de çekindiğim için olsa gerek. Belki de metinleri üzerine onunla konuşmaya cesaret edemediğimden bilemem, varıp eline kendimi tanıştırmadım.

Kısa bir süre sonra kayboldu, ölümünden sonra öğrendim, meğer gidip İzmir’e yerleşmiş.

Yazdıkları hangi türe girer, şiir mi, haiku mu, aforizma mı onu da bilmiyorum, sanırım kendisi de belirgin bir isim vermedi onlara.

Çok kişi ölümünden sonra felsefeci falan dedi, mutlaka birini birisine benzetme alışkanlığımızdan olsa gerek “Türkiye’nin Nietzsche’si” (bıyıkları benziyordu) diyenler de oldu, kim ne derse desin bir felsefeciden çok bir felsefe yorumcusuydu sanki. Yazdığı şeylere şiir dersek eğer, felsefenin şiiriydi yazdıkları...

Çok kitap yazdı, çok az okundu ama sadık okurları tiryakisiydi. Az okundu dedim evet onu sadece anlayanlar okudu, o kısacık aforizmalar, o felsefi şiirler çetin cevizdi, anlamayanı yoran şeylerdi, anlayanı da kendine bağımlı yapmıştı.

Çok okunmuyor olmasından sanırım şikayetçi de değildi.


*


“Bulutların üzerinde hava hep açıktır...”

Uçak yolculuklarında bulutların üzerine çıktığımızda hepimiz görüyoruz bu durumu ama bir kişi yazıyor bunu işte, o da o kişiyi bizden farklı kılıyor, şair yapıyor.

Öyle ilginç sorular soruyordu ki kitaplarında, “Kaç dolanışta ulaşır sarmaşık çiçek açacağı yere?” sorusu gibi. (Şimdi sorusuna cevap vermeye kalkışsam, her şeyin bize yasaklandığı o gri yatılı okulda geçirdiğim iki yılda “müdürün çiçekleri” adını verdiğimiz o her yere dolanmış sarmaşıklar yüzünden başımıza gelenleri anlatmam lazım size...)

Doğrusu yazdıklarını yorumlayacak yetkinlikte bulmuyorum kendimi, o yüzden onun bir yazısı üzerine bir kaç şey söylemek istiyorum şimdi.

12 Ocak 2013’te Milliyet Gazetesi’nde çıkmıştı yazı, başlığı “Anadilde yaşanan yanılgılar üzerine”yidi. (Sahiden alimler, filozoflar nedense yazılarının başlıklarında bu “üzerine” lafını geçirmeye bayılıyorlar. “Gülme üzerine”, “Yaşlılık üzerine”, “Din üzerine” vb.. binlerce “üzerine...” Belki de bu işin öncüsü Montaigne’dir!)

Yazının çıktığı yıl, memlekette her şeyin çok daha geniş konuşulduğu bir dönemdi. Söylenmemiş az şey kalmıştı, herkes dağarcığında nesi varsa orta yere döküyordu.

En çok konuşulan meselelerden birisi de bu “anadil” meselesiydi.

Benim de “Bir Dil Niye Kanar?” kitabım o dönemin eseridir.

Bu mevzuda çok yazdım ben de... Kürt meselesi bana göre dil meselesiydi! Baskı altına alınmıştı ve ister istemez “kimlik” hüviyetini kazanmıştı Kürtçe Kürtler için. Kürtçeye yapılan haksızlık giderilse, kullanım alanı genişlese, kamusal alanda daha belirgin hale gelse, üzerindeki tozdan silkelense; o dili kullananlar kendilerini daha özgür,........

© Habertürk


Get it on Google Play