menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dostoyevski neyimiz olur?

237 1
04.01.2026

Roman okumaya ilkokul sıralarında başladım. Yaşar Kemal’in “İnce Memed”ini okur okumaz, hayatımın sonuna kadar, roman okumaktan bir daha asla vazgeçmeyeceğimi anladım.

O romanı okuyuncaya kadar yaşadığım bir dünya vardı, gördüklerimle sınırlıydı, her sabah uyanır uyanmaz pencereden bakınca burun buruna geldiğim dağ, Sümbül dağıydı, eteklerinde Zap nehir akıyordu, ağaçlar vardı etrafta, karşı yamaçta bir çoban koyun otlatıyordu, mahallemizdeki tek çinko damlı bina okulumuzdu vb. O güne kadar bu dünyadan farklı bir dünya tahayyül etmemiştim. “İnce Memed” işte bu algımı değiştirdi, başka bir dünya vardı benden fersah fersah uzakta, o zamana kadar dinlediğim masallardan farklıydı o dünya. O dünyada yaşayan insanlar uçan halılara binmiyor, devlerle, cadılarla karşılaşmıyor, incecik bir Memik oğlan zalim ağa Abdi’nin canına okuyor, sevdiceğini dağa kaçırıyor, tanıdığım köylülere benzer köylüleri ağadan aldığı ganimetlere boğuyor, her geçen gün onların dünyasındaki efsanesi büyüdükçe büyüyordu.

O halde, bundan sonra okuyacağım her romanda, bu romanda bana geçen duyguyu arayacağım. Okuyacağım her roman bana benzer bir hissiyat yaşatmıyorsa o romana roman demeyeceğim. Roman dediğin her sayfası benim yaşadığım hayata benzer bir hayatı, o zamana kadar farkına varmadığım bir şekilde anlatan roman olmalıydı.

İşte tam bu sırada bir öğretmenim Dostoyevski diye bir yazardan bahsetti bana. Bin sayfadan fazla kalın bir romanı varmış bu tuhaf isimli adamın. O kalın kitapta tek bir olay varmış. Kahramanları maceradan maceraya koşmuyor, başlarına büyük belalar gelmiyor, onları yok etmek isteyen Abdi Ağa’ya benzer düşmanları da yokmuş. Hiçbir heyecanlı maceraya sürüklemiyormuş insanı kitap. Baba öldürülüyor, katil başkasıdır ama suç üç kardeşten en büyüğünün üzerinde kalıyor, hepsi bu. Bin küsur sayfada yazar sadece bunu anlatıyor.

Hocam kitabı böyle özetleyince, o romanı okumak için içimde en ufak bir istek uyanmadı. Böyle sıkıcı bir kitabı okumam mümkün değildi. Üniversiteyi bitirip askere gidince, Beykoz ormanlarının derinliklerinde kaybolmuş bir askeri kışlada, bir sürü asker arkadaşımla birlikte dağıtım beklerken, askerde okurum diye yanıma aldığım “Suç ve Ceza”yı okuyuncaya kadar yıllar yılı Dostoyevski’den uzak durmamın sebebi hocamın “Karamazov Kardeşler”i böylesine basit bir şekilde özetleyerek beni o büyük yazardan soğutması mıydı bilmiyorum, bildiğim tek şey hayatında ilk defa Dostoyevski okumaya başlayan hemen hemen herkesin, ister ünlü bir yazar, ister bir şair veya bir alim olsun herkesin o anı hayatı boyunca bir daha unutmadığıdır.

Yıllar önce TRT’nin bir programına çıkan şair Cemal Süreya, eleştirmen Doğan Hızlan’ın “Bize biyografini özetler misin?” sorusuna şu karşılığı vermişti:

“1931 yılında doğdum, 1937 yılında annem öldü, 1944 yılında Dostoyevski okudum; o gün bugün huzurum yoktur. Biyografim bu kadardır.”

Şair Cemal Süreya gibi, Dostoyevski’yi ilk defa okuyan birisinin “huzuru” neden kaçar? Ve onu keşfettikten sonra onu neden hayatının hülasası haline getirir?

Dostoyevski, insan ruhunun karanlık denizinin derinliklerine tüpsüz dalan bir dalgıçtır. Orada gördüklerini, hissettiklerini anlatırken filtre falan kullanmaz. Derdi insanı analiz etmek falan değildir. İnsana ait ne varsa bencillik olsun, kibir olsun, korku olsun, inançsızlık olsun, çelişki olsun hepsini çiğ bir ışığın altında, çırılçıplak gösterir bize. Bir süre sonra onu okuyan okur, o karakterlerde karşılaştığı şeyleri, yavaş yavaş kendi hasletleriyle karşılaştırmaya başlar. Bu durum da onu rahatsız eder, çoğu zaman “şeytanı kovmak” ister yanından. Çünkü o zamana kadar kaçtığı, halının altına süpürdüğü, bilincinin arka bahçesine attığı, kendinden uzak tuttuğu, aklına getirmek istemediği her şeyle bir anda rûberû kalır. Kendi benliğinden sıyrılır, karakterlerin zihninin içine hapsolur. Kahramanların çektiği vicdan azabı, kuruntular okurun zihnine de bir virüs gibi bulaşır. Onu yine de okumaya devam eder, okudukça rahatlamaz, gevşemez, bunaltıcı bir ruh hali içinde bitirir kitabı. Okur bunalır çünkü “doğru budur” sorusunun cevabı o kitapta yoktur. Katarsis hemen oluşmaz. Okur hemen tatmin olmaz, gevşemez. Acı uzar, karakter dibe doğru süzüldükçe her yer karanlıktır, makberin dibinde bir ihtimal görünecek olan ışık fersah fersah uzaktadır. Okur hep kendi kendisinin sorgucusu olur, “Onun yerinde ben olsaydım nasıl davranırdım?” sorusu zihnini kemirip durur. Dostoyevski “huzuru” kaçırmaz. Okura, “aradığın huzur satıhtadır, o satıhtaki huzur da sahtedir” der soğuk bir edayla. Bu yüzden sarsar okuru, bu sarsıntı da zamanla onda bir bağımlılığa dönüşür.

Dostoyevski’yle tanıştıktan sonra “satıhtaki huzurun huzur olmadığını” kavrayıp, “Huzur” adında bir roman yazan Ahmet Hamdi Tanpınar, bu........

© Habertürk