We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Cüneyt Arkın hiçbir filminde ölmemişti!

70 1 4
29.06.2022

Hakkari’deki Lale Sineması’nda tanıdım onu. Çocuktum. Her ne kadar sinemada seyrettiğim ilk film onun değil, Yılmaz Güney’in “İnce Cumali”siyse de, Cüneyt Arkın’ı gördükten sonra Yılmaz Güney’in pabucunu dama attım ama bunu hiçbir arkadaşıma söylemedim. Lale Sineması’nın girişinde film saatini beklerken, “Teksas-Tommiks” kitaplarına belli bir mesafeden 25 kuruş atıp, attığımız para kitabın üzerinde dursa kitabı aldığımız, durmazsa 25 kuruşu kaptırdığımız “atış oyunu” sırasındaki kavgalarımızın tek sebebi kaybettiğimiz para değil, Yılmaz Güney-Cüneyt Arkın taraftarlığıydı.

İki gruptuk; bir grup “Yılocu” öteki “Cinocu”ydu. “Cinocular” sert çocuklar, vurdu mu iz bırakıyorlar. “Yılocular” daha mahzun, kederli bakışları daha derin, tek tek adam ekarte etmek yol değil, kurtulmak yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz diyenler… Şehirli, daha avantür, daha atak, daha uyanık çocuklar “Cinocu” olur. Biz köyden gelmiş, nispeten daha kavruk, daha esmer, daha ezik olanlarımızsa, bize benzediği için mecburi “Yılocu”yuz.

*(Biz onların yüzünden birbirimizin kafasını kırarken, meğerse Yılmaz Güney ile Cüneyt Arkın iki sıkı dostmuş. Şöyle anlatıyor dostluklarını İzzet Çapa’ya Cüneyt Arkın: “Yılmaz müthiş bir insandı. Bazen bana gelirdi, oturup içerdik. Anadolu geleneklerine göre saygı icabı kadehi alttan tokuşturmak gerekir. Kim daha alttan vurursa karşısındakine o kadar saygı duyuyor demektir. Sen daha alttan vuracaksın, ben daha alttan vuracağım derken… Öylesine güzel dostluğumuz vardı ki... 12 Mart döneminde Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz’ın hak ettiği ödülü siyasi nedenlerle ona değil bana verdiler. Ben de reddettim tabii.”)

*Şimdi itiraf zamanı…Aslında ben koşulların zorlamasıyla “sahte” bir “Yılocu”ydum. O sırada seyrettiğim “Umut” bana yeni bir şey anlatmamış, benim hayatımı bana göstermişti o kadar. Oysa “Cino"nun filmleri öyle mi? Bilmediğim dünyalara götürüyor, bir yaya on ok takıp kırk gavuru aynı anda vuruyor, “Kahpe Bizans’ın yiğit güzelini” atının terkisine atıp Kadir Savun’un göl kenarındaki sazdan kulübesine götürüyordu. Yılmaz Güney’in “Baba”da, “Acı”da, “Ağıt”taki hali çok acıklı, hayatımız zaten filmlerden daha acıklı... Acıyla kavrulmuş ruhuma Cüneyt Arkın’ın masal dünyası daha iyi geliyordu. Ama o da “devrimci” değildi be keko! İşte çocukluğumun kahramanı Cüneyt Arkın’ın en zayıf yanı…

Oysa çok geç öğrendim... Birkaç yıl önce çıkan hatıratından bir demet koklattığı “Fakir Gencin Hikayesi” kitabında anlatıyor her şeyi. Meğerse, kendi deyimiyle “faşistler” onların istediği bir filmi yapsın diye önceleri iyilikle, sonra da zorla çalmışlar kapısını. Bu yüzden ailesini bir seferinde bir süreliğine Avrupa’ya göndermişliği bile var. Gün geldi, hepimizi şaşırttı. Bir anda Yavuz Özkan’ın “Maden” filminde karşımıza, maden ocağındaki zor şartlarda çalışan işçi sınıfına “bilinç” götüren yiğit devrimci İlyas olarak çıktı. Sonra Taksim meydanına grev çadırını kuran “Vatandaş Rıza” oldu. Ama artık çok geçti. Bizler biraz daha büyümüş, ondan daha “bilinçli” birer “devrimci” olmuştuk.

Zaten çok değil birkaç ay önce, 1978 yılının karlı bir kış günü, memleket soğuktan kaskatı kesilmişken Maraş’ta, hala kalbimize batırdığı paslı hançer yarasının sızısını hissettiğimiz o büyük katliam yaşanmıştı. Olayların başlangıcı şehre yeni gelmiş, o dönemin neredeyse biricik “milliyetçi” filmi olan Cüneyt Arkın’ın “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmi sebep oldu derler. Çiçek Sineması’nda, gece seansı sırasında bir bomba patladı film başlar başlamaz ve yüzlerce Alevi yurttaşımız bir hafta süren olaylar sonucu canından, evinden, malından oldu. Memleketin bağrına o gün, bugün bile hala iyileşmemiş........

© Habertürk


Get it on Google Play