Bir şair, bir katil, bir vezir |
Cemal Süreya, Sezai Karakoç ve ortak arkadaşları Doğan Yel, birlikte bir karar alırlar. İki şair “Bundan sonra sadece şiir yazacağız,” diyerek üçü aynı anda 1965 yılında Maliye Bakanlığı’ndaki işlerinden istifa ederler. İstifadan sonra birbirlerine, “Kim önce iş bulursa öbür ikisine, iki kişi iş bulursa geri kalan bir kişiye parasal yardımda bulunacak,” sözünü verirler.
Şiir yazmayan, iki şairin sadece okuru olan arkadaşları Doğan Yel, üç ay sonra büyük bir şirkette iş bulur. İlk maaşını alacağı gün iki arkadaşını Köprüaltı kahvesinde iki gün boyunca bekletir. O günden itibaren Cemal Süreya ile bir daha ancak on üç sene sonra görüşür. Sezai Karakoç’u ise bir daha hiç görmez.
Cemal Süreya’nın “Günler” (s. 346, YKY) kitabında Doğan Yel’in ölüm haberini aldığı gün yazdığı bu hikâyeyi okurken; insan fıtratının değişmezliğini gösteren, tam 900 yıl öncesine ait bir başka kadim dostluk hikâyesine gitti aklım.
Asırlar evvel Nişabur Medresesi’nde, aynı rahlenin önünde diz kırmış üç genç talebe; kalbi sanatın ve şiirin ritmiyle çarpan Ömer; kılıcın gölgesinde yatıp kalkan Hasan ve yalnızca aklının keskinliğine güvenen Ebü’l-Kâsım, bir muhabbet esnasında Ömer’in “Şayet ileride talih yüzümüze güler de yükselme yolları açılırsa; içimizden biri devletin en yüce makamına erişirse, diğer iki dostunu da kendi saadetine ortak etsin. Var mısınız bu ahde?” teklifine söz birliği ederek “evet” dediler.
Yıllar sonra biri rubailerin usta şairi ve büyük bilim adamı Ömer Hayyam; diğeri Haşhaşi tarikatının korkulan şeyhi Hasan Sabbah; üçüncüsü ise Selçuklu Devleti’nin dahi baş veziri Nizamülmülk olacak olan üç arkadaş o gün kasem ederek hayata atıldılar.
Medrese tahsili bittikten sonra her biri kendi yoluna giden üç arkadaştan Ebü'l-Kâsım, üstün zekâsı ve sarsılmaz iradesi sayesinde devlet makamında hızla yükseldi. Alparslan'ın karargâhında başlayan yolculuğu onu vezirliğe kadar götürdü. Gücü ve adaletiyle dünyaca tanınan bir devlet adamı haline geldi. Adı artık Ebü'l-Kâsım değil, Nizâmülmülk’tü.
Nizamülmülk’ün talihi yaver gitmişti.
Ömer ile Hasan’ın payına ise yoksulluk ve kimsesizlik düştü. Ta gençlik yıllarında, medrese avlusunda birbirlerine verdikleri sözü unutmamışlardı; ikisi el ele verip sarayın kapısını çaldılar. Ancak, saray kapısı öyle her gidene açık bir kapı değildi, görevliler tarafından kapıdan çevrildiler. Guruları kırılmış bir halde sokakta umutsuzca dolaşırlarken, tesadüfe bakın ki muazzam bir kalabalığın ortasında ihtişamı göz kamaştırıcı bir edayla yürüyen mektep arkadaşları Nizamülmülk’le karşılaştılar. Ömer Hayyam, varlıklarını hissettirmek için yüksek sesle bir rubai terennüm etti. Nizâmülmülk kulağına gelen bu sese yabancı değildi, sesin geldiği yöne döndü, hayatın hırpaladığı eski dostlarını gördü. Devlet adamı vakarı gereği sokak ortasında onlarla konuşmayı makamına yakıştırmadığı için yaverlerine onları sarayına götürmelerini emretti. Akşam sarayda bir araya geldiklerinde eski samimi bağlar yeniden canlandı. Nizâmülmülk önce Ömer’e dönerek konuştu:
“Gel, bu devleti birlikte idare edelim, benim müşavirim ol Ömer,” dedi.
Ömer Hayyam gülümsedi. İktidarın insanı kirleten bir zehir olduğunu biliyordu. “Sultanın sarayı senin olsun vezirim,” dedi, “Bana sadece başımı sokacak bir ev, gökyüzünü izleyecek bir rasathane, huzurla yazacağım bir kütüphane ver” dedi. Nizamülmülk bu asil cevaba hayran kaldı.
Sıra Hasan Sabah’a geldi.
Hasan Sabbah Ömer’in ret ettiği göreve talipti; sarayda devlet işlerine dahil olabileceği, şanına yaraşır büyük bir görev istedi. Nizâmülmülk, Sabbah'ın olağanüstü dehasından ve ileride kendisine tehlikeli bir rakip olabileceğinden endişe etse de verdiği sözden dönen bir olmadığını göstermek için iki dostunun da arzusunu yerine getireceğine söz verdi. Ömer Hayyam’ın isteği kolaydı, hemen yerine getirdi. Hasan Sabbah ise saraya girdi ve kısa sürede dehasıyla Sultan Melikşah’ın en güvendiği kişi haline geldi. Onun bu hızlı yükselişi, kendisini Sultan'a bizzat tanıtmış olan Vezir Nizamülmülk’ü derinden rahatsız etti. Nizamülmülk'ün Sabbah hakkındaki “sert tabiatlı ve aceleci” olduğu yönündeki gizli uyarılarını Sultan, kıskançlık olarak görerek kulak arkası etti.
Hasan Sabbah, devletin zirvesine çıktıkça içindeki o karanlık hırs uyandı, Nizamülmülk’ün yerine göz dikmeye başladı. Sultan Melikşah’ın gözü önünde koca veziri rezil etmek için saray defterleri üzerinde büyük bir oyun kurdu. Ancak Nizamülmülk kurt bir siyasetçiydi; Hasan’ın tuzağını hemen fark etti ve onu sultanın huzurunda hain ilan ederek sürgüne gönderdi.
Hasan Sabbah saraydan kaçarak canını kurtardı. Aradan yıllar geçti. Hasan Sabbah, bir dağın tepesinde, Alamut Kalesi’nde yepyeni ve dehşet verici bir dünya kurdu. Gençleri sahte bir cennet vaadiyle kandırıp, tarihin ilk fedailerini, Haşhaşileri dünya üzerine saldı. (Derviş Abdülkadir b. Muhammed, “Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah ve Nizâmülmülk’ün Hikâyesi”, SAMER Yayınları)
“Vaktiyle bir Hasan Sabbah türemiş Acem içinde... Geçmişe yanmaz, gelecekten nesne ummaz bir kıyıcı herif... Kuş kanadı erişmez bir dorukta bir kale örmüş, adı Alamut... ‘Dağlar Şeyhi’ olup çıkmış... ‘Benim Mehdi!’ diyerek biriktirmiş başına ipini kırıp kazığını sırtlayıp geleni... İçirmiş bunlara afyonlu şarabı. Atmış koyunlarına körpe cariyeleri... ‘Cennettir bu... Allah’ın cennetine ölen girer. Doğru çalışırsanız bana, sağken, durağınız burasıdır ve de burada size ölüm........