menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ateş, Kule, diller, tercümanlar

129 0
10.06.2026

Her şey orada, gökyüzünde, o büyülü boşlukta her şeyin her şeyin etrafında döndüğü o sonsuz alemde oldu.

Çok eskiden, insanın dağarcığında henüz yer ile gök ayrımına dair bir bilgi yokken, insanlık din ve bilim nedir bilmezken yani; ilk insanlar sadece ateşi bulup vahşi hayvanlardan korunmak ve ısınmak için o ateşin etrafında kümelendikleri bir anda durup uzaklara baktılar. Kendi yaktıklarına benzer yanan başka ateşler gördüler. Böylece karanlıkta kendilerine benzer başka insanların da yaşadığını fark ettiler. Sonra kafalarını gökyüzüne kaldırdılar. Bir de baktılar ki orada da tıpkı etrafta gördükleri kendi ateşlerine benzer yanıp sönen başka ateşler var! Onları kendi yaktıkları ateşlere benzettiler. Henüz gökyüzüne dair hiçbir fikirleri yoktu. Henüz uzay, zaman, hız, denge, kütle çekim kuvveti, Samanyolu, Virgo kümesi, matematik, fizik, Albert Einstein, falan filan bunlara dair hiçbir bilgi kırıntısı yoktu dağarcıklarında; bunları bilmeye daha milyonlarca yıl vardı. Gökyüzünde kendi ateşlerine benzer ateş kümeleri olduğuna göre onları yakan başka yaratıklar da mutlaka var diye düşündüler. Birbirlerine daha çok sokuldular. O andan itibaren yukarıdaki yaratıklara dair hikayeler anlatmaya başladılar birbirlerine. Merakları her geçen gün daha da büyüdü.

Etrafta gördüklerinin bir manası var, en azından o ateşi yakanlar onlara benzer birileridir, peki bu havada asılı duran ışıkları kim yakmış olabilir?

Bu sorunun ardına düştüler.

Evet, yukarıda o muazzam ateşleri yakan birisi mutlaka olmalı!

Allah mı, Tanrı mı ne derseniz deyin, ilk insanların “büyük yaratıcı” fikriyle tanışması böyle olmuş derler.

“Babil”, büyülü bir kelimedir. Sadece Türkçede değil, edebiyatı yapılan dünyanın bütün dillerinde muteber bir yeri var. Adında “Babil” geçen sayısız kitap vardır dünya kütüphanelerinde, sinemada birçok filmin adı olmuş, resim sanatında özel bir yer tutar.

Artık olmayan Sümer dilinde “Tanrının kapısı” demektir “Babil”, İbranicede ise “karıştırmak” anlamına gelen “balal” kelimesiyle yapılmış bir kelime oyunundan türediğini söyler filologlar.

Bir şehrin adıdır Babil; Mezopotamya’da, Dicle ile Fırat’ın birbirlerine en yaklaştıkları yerde, bugünkü Bağdat’ın 90 kilometre kadar güneyinde kurulmuş ilk çağın en büyük şehirlerinden biri... Şu anda olmayan kulesiyle meşhurdur; Babil Kulesi! Allah'ın kalplerine şehvet vererek yeryüzüne gönderdikten sonra günaha giren Harut ile Marut adında iki meleğin “yeryüzü azabını” çekmek için kıyamet gününe kadar ayaklarından baş aşağı asılı oldukları kule bu kuledir işte.

Nuh Tufanının ardından yeryüzü sular altından yeni çıkmış, her yer çamur ve keder içindeyken, hayatta kalan insanlar doğuya doğru göç ettiler. Şinar denilen bir ovaya vardıklarında, kalplerindeki o büyük korkuyu yenmek ve adlarını sonsuzluğa kazımak istediler. O vakitler yeryüzündeki tüm insanların dili birdi; herkes aynı kelimelerle ağlar, aynı sözlerle güler, birbirini aracısız anlardı. İşte bu tek dilin verdiği büyük güçle, içlerinden biri kalkıp dedi ki:

“Gelin, kendimize öyle bir şehir ve öyle bir kule yapalım ki, tepesi göklere varsın. Böylece yeryüzüne dağılıp kaybolmayız, bir arada kalırız.” (Buna yazının başında, gökyüzündeki ateşleri yakan kimse, onun yanına varma merakını da ekleyin.)

İnsanoğlu toprağı yoğurdu, tuğlalar döktü, taş yerine kerpiç, harç yerine zift kullandı. Kule yükseldikçe, insanın içindeki o kibir de büyüdü. Onlar sadece sığınacak bir yer yapmıyorlardı; Tanrı’nın tahtına, göğün sırrına ortak olmak istiyorlardı. Her bir tuğla yukarı taşındıkça, insan kendini yeryüzünün tek hakimi sandı.........

© Habertürk