We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Alim!

53 1 7
09.02.2020


Yıllar önce Yaşar Kemal’in tragedya formunda yazdığı “Kimsecik Üçlemesi”nin ilk cildi olan “Yusufçuk Yusuf” romanını okuduğumda büyülenmiş, romanda anlattığı gözleri önünde babası öldürülen çocuğun o an dilsiz kesilmesini yazarın kendi hayatından aldığını görmüş, ilk karşılaşmamızda büyük ustaya, “Bu roman sizin hayat hikayeniz mi?” diye sormuştum büyük bir merakla.

Koca Yaşar, “beni iyi dinle delikanlı” der gibi gören tek gözünü biraz daha kısarak yüzüme bakmış ve ardından “Bir hayat hikayesinden iyi bir roman olmaz, roman dediğin hayatın içinden birkaç anını hikayesidir, bu romanda benim çocukluğumdan da izler var ama asıl bana bu romanı yazdıran şey, babamın Rus saldırısı yüzünden Van’dan Çukurova’ya doğru kaçarlarken, ‘Oğlum, biz yolda kimsesiz kalmış çocuk sürüleri gördük’ cümlesidir. Bu üç cilt roman, işte bu cümlenin ürünüdür” dedi.

Bu hikayeyi başka yerde de anlattım.

Ve sanırım biraz da bu yüzden biyografik romanlarla arama bir mesafe koydum.

Hayat hikayelerinin tekdüzeliği, yazarın elini kolunu bağlar, bu tür eserler veren yazarlar hayatın neredeyse düz çizgisinin dışına çıkamaz, onu yolundan saptıramaz, ona kendi istediği gibi bir biçim veremez. Kahraman neyi yaşamışsa onu yazmak zorundadır, yoksa sonra adamı tefe koyarlar.

Kütüphanemde, Oğuz Atay’ın külliyatı içinde uzun yıllardan beri duran “Bir Bilim Adamının Romanı, Mustafa İnan” romanı da çokça da bundan, yıllar yılıdır orada, öyle boynu bükük duruyordu.

Geçenlerde; şimdi büyük bir iştahla yazmaya başladığım iki biyografiden kendimce bir roman yaratma deneyimi için, bu romanı okuyayım dedim. Oğuz Atay’ın okumadığım tek kitabıydı. Şimdiye kadar kitaba elimin gitmemesinin sebebi de, kitabın bana “sipariş” bir romanmış gibi gelmiş olmasıydı.

Ama önyargı böyle bir şey işte!

Kıt aklıma getiremedim ki; Oğuz Atay gibi dev bir yazar, “sipariş” bile olsa bir metni kendi beğenmezse yayınlamaz diye.

O beğendiyse, ben kim oluyorum ki?!

Okudum ve kendime çok kızdım. Utancımdan yerin dibine girdim hatta.

Mustafa İnan’ın oğlu Hüseyin İnan, bendeki eski baskıda olmayan, 2013 yılında yapılan yeni baskısına yazdığı “sonsöz”de romanın macerasını da anlatıyor biraz bize.

Babası ölünce, dostları bir yığın belge toplamış onun hakkında, TÜBİTAK da bu işi üstlenmiş, birisine yazdırmak istiyorlar hikayeyi ama bir türlü uygun kişiyi bulamıyorlar. Bir gün babasının talebelerinden Oğuz Atay’la ortak bir dostlarının evinde karşılaşıyor Hüseyin İnan. Onun, TRT yarışmasında mükafat alan “Tutunamayanlar” romanının yazarı olduğunu biliyor, üstelik babasının talebesi, babasının romanını yazıp yazmayacağını soruyor. Oğuz Atay hiç nazlanmadan seve seve kabul ediyor işi ve işte bu roman böyle ortaya çıkıyor.

Biz futbolcuların isimlerini biliyoruz. Hatta üçüncü lig takımlarındakiler de dahil olmak üzere. Biz dizi oyuncularının isimlerini biliyoruz, hem de üçüncü sınıf dizilerde oynayanlar dahil olmak üzere. Biz birçok politikacının ismini biliyoruz, hem de üçüncü sınıf politikacılar dahil olmak üzere.

Ama bazı istisnalar hariç çok azımız çok az alimin adını biliyoruz. (Bilim adamı demiyorum zira kadınlar da bilim alanında çalışıyor, bilim insanı da bana kadınları kızdırmama tınısını taşıdığı için sevimli gelmiyor... Ama işte dilimizde “alim” diye bir kelime var, onu neden kullanmıyoruz ki?)

Mesela Celal Şengör, dışkıydı, postaldı, asker selamıydı, Osmanlı tarihine olan ilgisiydi falan olmasa onun adını da bilmeyecektik. İlber Ortaylı da hakeza... Bir gazetede yazmasa, haftada bir televizyona çıkıp “cehaletimizi” yüzümüze vurmasa onu da tanımayacaktık.

Rahmetli Fuat Sezgin’i kaçımız biliyorduk ki, sürgüne gönderdik onu? Ya Cahit Arf’ı? Büyük fizik alimi Erdal........

© Habertürk