We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

15 dakika

70 6 5
14.06.2020

Mahpusluğu sekiz ayı bulmuştu.

Bu süre zarfında üç öykü ile iki roman düşünmüştü. Kendi kendine konuşmayı bırakmıştı. Bazen hücresinde hızlı hızlı dolaşıyor, sonra bir anda durup içi saman dolu şiltesine atıyor kendini, hareketsiz, ölü gibi yatıyordu.

“Hükümet aleyhtarı bildiri dağıtmaktan” “Petraşevski Grubu”na mensup on beş arkadaşıyla birlikte alınıp bu kaleye kapatılmışlardı.

22 Aralık 1849 günü “Petropavloskaya Kalesi”nin kasvetli, dar, karanlık ve soğuk koridorlarında başlayan gürültü aynı anda gitti bütün mahkumların kulaklarına.

Oysa şu ana kadar nasıl sessiz bir yerdi bu mezar kadar soğuk kale! Kesif sessizliği sadece kilise çanlarının sesi bozuyordu o kadar.

Hücresinin daracık penceresinden dışarıya baktı. Avluda bir sürü araba arka arkaya dizilmişti. Arabaların etrafında atlı polisler vardı.

Teker teker açılan hücre kapılarının sesini duydu... Ve sıra ona geldi. Tutuklandığı zaman üzerinde bulunan hafif ince ilkbahar giysilerini uzattı gardiyan; “giyin” emrini duymadı bile, denileni yaptı, gardiyanın eşliğinde hücreden çıktı.

Şimdi verandadaydı. Hemen iki kişilik bir arabaya bindirdiler. Yanlarına bir asker oturdu. Arabanın camlarını buz tutmuştu, hareket eder etmez, tırnağıyla camı kazıdı. Keskin soğuğun altında buz tutmuş şehrin sokaklarından geçtiklerini gördü. Yeni yeni uyanan şehir soğuktan kaskatı kesilmişti.

İçi gibi, donuktu şehrin rengi.

Yolculuk hiç bitmedi. Nereye götürdüklerini bilmiyordu. Sonra araba durdu. İnmesini söylediler. Çevresine baktı. Semenovski Meydanı’ndaydılar.

Yeni yağmış taze kar yumuşacıktı. Bir grup asker meydanın ortasında bir kare oluşturmuşlardı. İki uçta toplanmış insanlar onlara bakıyordu. Her yerde sessizlik; yerde bir karış kar vardı. Güneş yeni doğmuştu. Bir yumak bulut güneşi gözüne kestirmiş, önünü kapatmak için ona doğru hareket halindeydi.

Sekiz aydır ilk defa güneşi görüyordu. İçi mutlulukla doldu. Bir anda nerede olduğunu unuttu. Sonra biri dürttü onu, kendine geldi. İnce baharlık kıyafetler içinde üşüdüğünü fark etti.

Güneşten kamaşmış gözlerini ovdu. Ve onu gördü. Solunda, meydanın tam ortasına inşa edilmiş dört ayaklı o iskeleyi... Siyah bir perdeyle kapatılmıştı. Bir merdivenle çıkılıyordu iskeleye.

Şimdi iskeleye bakmanın zamanı değil. Uzun bir aradan sonra ilk defa yoldaşlarını görüyordu. Hepsinin yüzü değişmişti. Çizgileri derinleşmiş, avurtları çökmüş, benizleri solmuş, sarı bir hal almıştı yüzleri. Hepsi süzgün, hepsi yorgundu.

Yeniden bir araya gelmenin sevincini bir general bozdu. Atını onlara doğru sürdü, bir hareketle hepsini susturdu.

Sonra teker teker isimlerini okundu. İsimlerine göre sıraya dizdi hepsini.

Nereden çıktıysa, aniden elinde haç taşıyan bir rahip belirdi yanlarında. “Bugün davanızın adil sonucuna katlanacaksınız, arkamdan gelin,” dedi rahip şefkatli bir sesle. Tek sıra halinde arkasından yürüdüler.

Karın içinde tökezledi. İskelenin yanına yerden yukarıya doğru yükselen kazıklar çarptı gözüne. Bunlar da neyin nesiydi? Yoksa bizi bu kazıklara bağlayıp ateş mi edecekler? Yok canım, daha neler, biz ne yaptık ki?

Sahanlığın iki başına ikişerli sıra halinde dizdiler hepsini. Yanında arkadaşı Mombelli vardı. Bir anda ona hücresinde yazdığı hikayeyi anlatmaya başladı. Yaptığı şey saçma mıydı? Ne saçması, edebiyatı seviyordu arkadaşı, tam sırasıydı. Sesindeki gerginliğin farkına vardı, sustu.

“Başlıklarınızı çıkarın” diyen metalik, sert bir komut duyuldu. Herkes şapkasını çıkardı. Sanki kafasına bir mermi saplandı, eliyle okşadı kafasını. Soğuk; buzdan bir yılan gibi yakasından içeri süzüldü, vücudu kaskatı kesildi.

Bir memur, sırayla herkesin önünde duruyor, verilen cezayı yüzüne okuyordu.

Sıra ona geldi. Görevlinin ne dediğini anlamadı. Hem çok hızlı okuyor, hem de duymaya hazır olmadığı abuk sabuk laflar çıkıyordu ağzından.

“Kurşuna dizilerek idamına...”

Bunu anladı.

Kafasına bir çekiç indi. Güçlükle kaldırdı kafasını, güneş bulutla kavgasını kazanmış, şimdi sıyrılıyordu ondan. Yanındaki arkadaşı Durov’a öndü:

“İdam edilmemize imkan yok.”

Arkadaşı cevap vermedi. Sadece iskelenin yanında, üzeri hasırla örtülmüş tabut dolu arabayı işaret etti eliyle o kadar.

Emindi artık, ölüm kaçınılmazdı.

Sıra kefen dağıtmaya gelmişti. Her birisine uzun, beyaz birer köylü gömleği ile kafalarına sarmak için birer sargı verdiler. Muhafızlar giymelerine yardım etti.

Rahip tekrar ortaya çıktı. İskelenin üzerindeydi. Bu kez öteki elinde de Kutsal Kitap vardı.

Seslendi onlara rahip:

“Kardeşlerim! Ölmeden önce tövbe etmeniz şarttır. Yüce kurtarıcımız tövbe edelerin günahlarını bağışlar. Sizi günah çıkarmaya davet ediyorum.”

Ben ne yaptım ki rahip beni tövbe çağırıyor?

Haç dolaşmaya başladı. Herkes önüne........

© Habertürk


Get it on Google Play