menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

1 Mayıs sabahı, "Aylak Adam"a rastladım Stockholm'de

75 0
06.05.2026

Çok uzun süren bir kıştan çıkmış olan şehrin dili o gün çözülüyordu sanki. Güneş, aylar süren randevusuna aniden gelmiş, doğa çok uzun bir süre düşünmüş ve aniden karar vermiş gibi baharı geri çağırmıştı. Uzun kış boyunca nefesini tutmuş olan şehir, o an nefesini bırakmıştı adeta.

Mayıs ayının birinci günüydü.

“Kungliga Dramatiska Teatern”ın (Kraliyet Tiyatrosu) önünden geçiyordum.

Tiyatronun önünde açılan meydan, Stockholm’ün kalbinin biraz daha zarif attığı yerlerden biridir. Burası ne tam bir geçiş noktasıdır ne de yalnızca bir varış yeri… Sanki şehir burada durup kendini seyretmek ister gibidir. Neo-klasik cephesiyle Kraliyet Tiyatrosu, yalnızca oyunların sahnelendiği bir yer değil, aynı zamanda İsveç kültürünün hafızasıdır. Önünden geçerken August Strindberg’in yankısı hâlâ bu duvarlarda dolaşıyormuş gibi hissedilir.

Tiyatronun önündeki meydan sabahın erken saati olduğu halde kalabalıktı. Ama burada hayat sahneye çıkmaz; zaten sahnenin kendisi hayatın içine çoktan karışmıştır.

Aniden gözüm ilişti ona. Tiyatronun yüksek merdivenlerinde, üst basamaklarda bir yere oturmuştu. Kitabını açmış okuyordu. Ne önünde geçen insanlar ne yakınında geçen tramvay ne baharın gelişi ne de meraklı turistlerin bakışları umurundaydı. Görür görmez tanıdım onu. Evet, merdivende oturan adam “C.”ydi. Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ının kahramanı... Hiç tereddütsüz oydu. Bir an yanına gidip kendimi tanıştırmak istedim.

Doğan güneşi; elindeki kitap neyse -belki de bir şiir kitabıydı- onunla karşılamak isteyen adamı “C.” sanmam boşuna değildi. Dünden beri kafamın içinde Yusuf Atılgan dolaşıp duruyordu. Onun da sebebi, karısı Serpil Hanım’ın ölüm haberini dün yakın dostu Bülent Korman’dan almış olmamdı. “Serpil son düzlüğü bitirdi,” diye yazmıştı dostlarına gönderdiği notta Bülent Bey.

Yusuf Bey çok uzun bir süreden, 1989’dan beri onu bekliyordu. “Aylak Adam’ın başında, caddedeki kalabalığa bakınca içi sıkılan adam, buluşacağı kadının da orada, yakınında olduğunu düşününce rahatladığını hisseder. Bugün belki böyle bir şey yaşayacak Yusuf Bey diye bir resim geçiyor zihnimde,” diye yazmıştı Bülent Korman notunun devamında.

Öte dünya bir buluşma mekânı mıdır sahiden? Bu fani durakta yarım kalmış tüm hikâyelerin tamamlandığı, hasretle büzülmüş kalplerin nihayet kavuştuğu o ebedi vuslat mekânı mı? Ölüm, sevdiklerimize giden yoldaki son engelin kalkması mıdır gerçekten? Dünyanın dar vakitlerine sığmayan, ayrılıkla sınanmış ve veda ile hüzne boğulmuş her bağ; ahiretin uçsuz bucaksız huzurunda, bir daha kopmamak üzere yeniden düğümlenir mi? Orası, gidenlerin beklendiği, bekleyenlerin ise özlem dindirdiği; sevginin artık korkudan ve zamandan bağımsız bir şekilde hüküm sürdüğü “asıl vatandır” biliyorum ama yukarıdaki sorular da beynimi kemirmeye devam ediyor elimde olmadan…

Şehir yutmuştur aylak adam “C.”yi. Onun için şehir, bir coğrafya değil bir iç durumdur. Onun gözünde şehir, binalardan, caddelerden, sokaklardan, meydanlardan ibaret bir yer değil, daha çok eksikliğin ve arayışın sahnesidir. Şehir kalabalıktır ama kalabalık büyüdükçe yalnızlık çoğalır. İnsanlar birbirlerine değmeden geçer, yüzler galerisidir ama hiçbir yüz bir diğerini umursamaz. Somut bir şey aramaz “C.” şehirde ama bir kadın aradığını biliriz. O kadın da belli biri değil, bir “duygu hali”dir, bir ihtimaller silsilesidir. Bu yüzden şehir onun için bir labirente dönüşür; sokaklar değil ihtimaller birbirine dolanır. “C.” şehirde, içinde eksik bir parçayla dolaşır. Bir süre sonra şehir “o eksik parçanın” izdüşümü haline gelir. O yüzden ne kadar dolaşsa da aslında hep aynı yerdedir. Çünkü aradığı şey, bir tenha sokakta, bir kalabalık caddede, ferah bir meydanda değil, kendi içinde, eksik olan yerde saklıdır.

Aradığı kadın aslında tek bir kişi değil, bir varoluş biçimidir. O yüzden ne kadar uğraşırsak uğraşalım, “C.”nin zihninde eksikliğini hissettiği bir şey olduğundan o kadın somut portresini çizemeyiz. Onun aradığı kadın “sezgisel”dir. Bu kadın, sadece sevilecek bir eş değil; alışkanlıkların ve küçük burjuva düzeninin yüzeyselliğine karşı durabilen, “C.”nin kelimelere dökemediği iç dünyasını anlayabilecek bir “ruh eşi”dir. Ancak bu arayışın trajik yanı, “C.”nin zihnindeki bu idealize edilmiş kadının gerçek hayatta karşılığının bulunmamasıdır. “C.”, karşılaştığı her gerçek kadını bu ulaşılamaz “ideal” ölçüsüyle değerlendirdiği için, hayatı boyunca aramaya devam eden ancak asla bulamayan bir karaktere dönüşür.

“Aylak Adam” romanı 1959 yılında yayınlandı. “Yunus Nadi Roman Yarışması”nda ikincilik ödülünü almasaydı, muhtemelen yayınlanmayacaktı. O sırada Köy Enstitülerinden mezun yazarların ürünleri sarmıştı her yeri. Mahmut Makal “Bizim Köy”le yeni bir romanın, “köy romanının” önünü açmıştı. Köy romanı yazmayan yazarlara o dönemde kimse kız vermiyordu. Fakir Baykurt, Talip Apaydın gibi yazarlar köyü bir gözlemci gibi değil, o çamurun içinden gelen birer tanık gibi anlatıyorlardı romanlarında. “Bizim Köy”ün feryadı, bozkırın sessizliğini yırtmıştı. Onların eserlerinde........

© Habertürk