"Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa

Çok uzun bir süreden beri, tarihi “sıkıcı” ders kitaplarının sayfaları arasından çıkarıp, içine bol bol saray dedikodularını, Abdülhamit’in kızlarını katarak geniş kitlelere anlatmayı çalışan, böylece tarihçilikten ekmek yiyen birtakım pop tarihçiler, çıktıkları televizyon programlarında isimlerini en çok zikrettikleri yakın dönem tarihi şahsiyetler içinde Şerif Paşa’nın isminin özel bir yeri vardır sanırım.

Allah için; tarihe doz aşımı magazin karıştırıp anlatmaya niyet etmiş tarihçiler için fazlasıyla renkli bir şahsiyettir Şerif Paşa…

Tam on sene boyunca Osmanlı’nın Stockholm sefirliği yapmış, yirminci asrın başında, dünyanın görüp göreceği o en muazzam saadet dolu yıllar olan cihan savaşı öncesinde, daha sonra da iki savaş arasındaki yıllarda Avrupa’nın cemiyet hayatında çok önemli bir yer işgal etmiş; Abdülhamit döneminde önce vali, daha sonra Hariciye Nazırı, Berlin büyükelçiliği -Almanlarla askeri, mali ve demiryolu inşaatlarında işbirliğine o öncülük ettiğinden tekrar Hariciye Nazırlığı, daha sonra da ölümüne kadar Şurayı Devlet reisliği yapmış Jaf Aşiretinden Süleymaniyeli Kürt Sait Paşa’nın oğlu; Sadrazam Said Halim Paşa’nın kız kardeşi ve Mısır Hidivi Mehmet Ali Paşa’nın torunu Prenses Emine Hanım’la evli; hem eşinden kalan mülk, hem babadan kalan servetle çeşitli Avrupa şehirlerinde debdebeli bir hayat yaşamış, kaplıcalarıyla meşhur Vichi ve Carlsbad’ın, kumarhane cenneti Monte Carlo’nun daimi müdavimi; Fransız hayranı, hatta bu yüzden Pierre Loti’nin “Francophile” lakabını taktığı; av partileri, araba yarışları, diplomatik kokteyller, aristokrat ailelerin galaları, herkesin kapısından girmediği lüks restaurantlar, opera ve tiyatro prömiyerlerinde her daim boy göstermiş, Avrupa gazetelerinin sayfalarında kendisi ve zevcesiyle ilgili yapılan haberlerde “elegant” (zarif), “sympathiqe” (sempatik), “splendide” (muhteşem), “merveilleux”(harikulade) gibi kelimelerle göz kamaştırıcı hayatını anlatmaktan yıllarca yorulmadığı bir şahsiyet; hele o şahsiyet önce İttihatçı olup, sonra onlara lanet okuyarak uzaklaşıp Kürt meselesini dert edinmiş, 1919 Paris Barış Konferansı’na Kürtlerin siyasi haklarını milletlerarası düzeyde savunan ve Kürt meselesini ilk defa “diplomatik bir platforma”taşıyan bir Osmanlı diplomatıysa, elbette çok uzun yıllar boyunca Kürtlere “hamal”, “inşaat işçisi”, “maraba” gözüyle bakan şahsiyetlerin ilgisini çekmesi şaşırtıcı olamaz.

Ama bunun dışında; yine kendisi gibi bir Kürt olan Diyarbekirli meşhur edip Süleyman Nazif’le olan münasebetleri, en az “pop tarihçiler” kadar benim de ilgimi çekiyor öteden beri, bu yazı biraz da bu yüzden yazıldı.

Ama önce Şerif Paşa’nın portresine birkaç fırça darbesi…

Sultan Abdülhamit, Osmanlı tarihinde “Kürtlerin babası” (Bavê Kurdan) payesini almış tek sultandır. Sultanın geniş Kürt aileleriyle kurduğu ilişki, zaten “halifeye” olan bağlılıkları su götürmez olan Kürtler için hep memnuniyet verici olmuştur. Kürt Sait Paşa ailesi de öyle… Şu andaki Irak’ın kuzey doğusunda, İran hududuna yakın bir yerden, çoğunlukla dağlık bir bölgede mukim Jaf aşiretine mensup, Süleymaniye’den İstanbul’a gelmiş olan ailenin reisi Sait Paşa’nın bir kardeşi İzzet Paşa Evkaf Nazırlığı ve Aydın Valiliği, diğer kardeşi Süleyman Paşa da padişah yaverliği yapmış; büyük oğlu Şerif, paşa ve elçi, diğer oğlu Fuat da paşa ve Saray’da yaverlik görevini ifa etmiş. Okumuş Kürt ailelerin çocuklarını devletin payıtahtında ve imparatorluğun yönetici kademelerinde görevlendirip “kapılacakları tehlikeli cereyanlardan” koruma politikası Sultan Abdülhamit’in bilinçli bir seçimidir. Böyle yaparak Kürtlerin hem devlete bağlılıklarını gösteriyor hem de “ayrımız gayrımız yok” mesajını veriyordu. Abdülhamit’in evhamlılığını bilmeyen yok ama uzun iktidar yılları boyunca şüphe etmediği kimse olmadığı halde, Kürt Sait Paşa hayatı boyunca güvenine mazhar olmuş ender paşalardandır.

Sait Paşa’nın Mehmet Şerif adını verdiği oğlu 1865 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Şerif, bırakın babasının memleketi Süleymaniye’yi, Anadolu’nun herhangi bir şehrini görmeden büyüdü. Mekteb-i Sultani’de okudu. Fransızca öğrendi. Daha sonra da Hariciye Nazırı olan babası onu Fransa’ya, Paris yakınlarındaki bir askeri akademiye gönderdi. Daha 19 yaşındayken Paris’te yüksek sosyeteye dahil oldu. Kelimenin tam anlamıyla bir “Parizyen”oldu çıktı. 1889’da Stockholm büyükelçisi olarak atandığında İsveç basını onu giyim kuşamıyla Osmanlı olmaktan çok tipik bir Parisli olarak lanse etti. Hayatının sonuna kadar gazeteciler hep peşinde koştu. Mısırlı prensesten sonra İtalyan bir asilzade olan Eduvige Pairani ile olan evliliği, aldığı nişanlar, kızının evlendiği İtalyan kont, çıktığı makamlar, karıştığı skandallar, ölüm tehditleri, atlattığı suikast girişimleri, dostluk kurduğu mühim şahsiyetler, yemek yediği lokantalar, tatile gittiği şehirlerle hep gazetecilerin ilgi odağı oldu ve çok uzun yıllar boyunca cemiyet sayfalarının baş köşesini işgal etti. Bu sayfalarda, aldığı madalyalarla birlikte boy boy fotoğrafları çıktı, karikatürleri yayınlandı. Paris’teki diplomatik mahfillerde o kadar ünlendi ki bir süre sonra ona “yakışıklı, güzel Şerif” anlamına gelen “beau Chérif” lakabı takıldı.

Şerif Paşa, Stockholm’de sefirken, Jöntürkler’e gizlice yardım yaptığını söyledi 1911’de yayınlanan anılarında. Buna rağmen sefirliği 1908’e kadar devam etti. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra elçilikten istifa ederek İstanbul’a döndü. Birçok kaynakta, bu istifanın sebebi, İttihatçıların kendisine daha yüksek bir görev vermeleri yönündeki beklentisiydi… Ancak bunu açıkça deklare etmedi, kendisiyle ilgili bir kitap yazmış olan Rohat Alakom “Şerif Paşa ve eşi Emine Hanım'ın Mısır'da Nil nehri boylarında büyük arazileri bulunduğunu biliyoruz" saptamasını yaptıktan sonra "Şerif Paşa 1908 yılında daha Stockholm'den ayrılmadan önce gaze­tecilere istifa........

© Habertürk