We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

"Arap Haşim"

63 0 7
04.10.2020

İlk mektepte yatılı okurken, istisnasız hepimiz annelerimizin isimlerini birbirimizden sır gibi saklıyorduk. O yüzen hiçbirimiz bir diğerinin annesinin adını bilmezdik. Olur da arkadaşlarımızdan birisi birimizin annesinin adını öğrenirse, felaketimiz olurdu. Çünkü her kavgada, insanın canını daha çok yakmak için, ilk yumruktan önce anneye küfredilir. Hele annenin adını vererek küfür ediliyorsa!.. Oracıkta al bir hançeri sapla kalbine daha az acıtır canını.

Çocuklar zalimdir. Zulmün idrakle ilişkisi vardır çünkü. İdrak, belirli bir yaşta oluşur. İnsanda idrak yeteneği geliştikçe merhamet, kendini ötekinin yerine koyup düşünme, acıma, adil olma gibi yetenekleri de gelişmeye başlar.

Zaten bir çocuğun beyinsel gelişimini anlamak için önce çevresinde gördüklerini anlamlandırma, kavrama, akıl erdirme çabasına, yani idrak yeteneğine bakarlar.

Bir meseleye akıl erdiremiyorsa insan, yaptığı hareketin sonuçları felaket bile olsa, onu felaket olarak algılamaz, tam tersine onunla eğlenir.

Çocuklar, arkadaşlarına en büyük kötülüğü ona bir lakap takarak yapmaya başlarlar. O lakap çok kısa sürede o çocuğun üzerine yapışır, bir süre sonra ismi yerine geçer, zamanla da ismi unutulur, geriye lakabı kalır.

Çocuk kalmış ve ekseriyeti köylülerden müteşekkil toplumlarda (köylüler lakaplara bayılır!) lakap bolluğu sebebinin yukarıda anlatmaya çalıştığım “idrakle” ilişkisi var mı bilmiyorum ama ne zaman şu “lakap meselesi” açılsa aklıma ister istemez Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “etrafına her gün yenileşen ve hiç yıpranmayan bir ilk insan hayretiyle bakmanın sırrını bilen” büyük şair Ahmet Haşim gelir.

Kusurlarından, bir hareketinden, adından yola çıkılarak takılan lakaplar belki o kadar yaralayıcı değildir; en yaralayıcı olan etnik aidiyetinden dolayı takılan lakaplar olsa gerek, bunu ancak yaşayanlar bilir.

Ahmet Haşim’e “Arap Haşim” lakabını yaygın inanışın tersine Yahya Kemal değil, tek kelime Türkçe bilmeden yatılı girdiği Mekteb-i Sultani’deki arkadaşları taktı. Bağdat’tan geliyordu, annesini üç yaşında kaybetmişti, yalnız bir çocuktu, kötü giyimliydi, sessizdi, ürkekti, dil bilmiyordu; lisenin şen, bıçkın, haşarı çocuklarının arasında kaldı, tek başına oturup dolaştı, oyunlarına katılmadı. Yetimdi, onu oraya bırakıp gitmişlerdi, kimsenin arayıp sormadığı ailesi olmayan bir çocuktu. Dilsizdi. (Haşim’in yaşadığı gibi yatılı okulda dilsizliği en iyi bilenlerdenim. Ama benim Haşim’den farkım, annem beni bırakmıştı oraya, ben de onun gibi Türkçe bilmiyordum ama hiç kimse benimle “Kürt Muhsin” diye dalga geçmedi, çünkü bütün akranlarım Kürt’tü, Türkçeyi merhametle değil, döverek öğretmeye kalkıştılar, ben de Haşim gibi sekiz yaşındaydım.)

Dil silahtır. Kan dökmeyen, fiziksel zarar vermeyen, kırıp dökmeyen ama yöneldiği hasmını hayretler içinde bırakan, onu kendisinin yarattığı kötülük cehenneminin en derin kuyusuna gark eden bir silah… Kendini egemen gören dilin sahipleri, berikini kendisininkine benzemeyen dilinden dolayı vurmaya, aşağılamaya başladıklarında; aşağılanan, horlanan o........

© Habertürk


Get it on Google Play