menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hiperaktif spor filmi

39 0
07.01.2026

Josh Safdie, tek başına yazıp yönettiği “Muhteşem Marty”de (Marty Supreme), kardeşi Bennie ile çektiği önceki filmlerindeki temel izleği koruyor: Başını sürekli belaya sokan ve yaşadığı zorlukların altından kalkmaya çalışan bir ana karakter üzerine inşa ediyor her şeyi.

Filme adını veren Marty Mauser’i (Timothée Chalamet), amcası Murray’nin (Larry "Ratso" Sloman) ayakkabı mağazasında çalışırken tanıyoruz. Satıcı olarak onu muhteşem bulan amcası, mağazanın müdürlüğünü teklif ediyor. Marty’nin derdi ise terfi almak değil, İngiltere’de düzenlenen masa tenisi turnuvasına katılıp şampiyon olmak… Dünyanın en iyi sporcularının katılacağı Britanya Açık’ı kazanacağından o kadar emin ki oraya gitmek için her şeyi göze alıyor. Amcası, yol parasını vermeye yanaşmayınca, suç işleme pahasına kasadan “hakkı olan parayı” alıp İngiltere’ye gidiyor.

Film ilerledikçe, Marty’nin her konuda aklına eseni yapan, eylemlerinin yol açacağı olası kötü sonuçlar üzerine çok düşünmeyen biri olduğu anlaşılıyor. Sadece istediğine odaklanıyor, gerisini umursamıyor. Hesap kitap yapmadan, anlık yaşıyor. Başını belaya sokmaktan korkmuyor ya da öyle görünmek istiyor. Zaten annesi Rebecca (Fran Drescher) dahil kimsenin sözünü dinlemiyor. Bazen söz dinler gibi yapsa da sonra yeniden bildiğini okuyor. Her koşulda başına buyruk biri...

Masa tenisinde olduğu gibi hayatında da öncelikle reflekslerine güveniyor. Ama davranışlarının sonuçları her zaman istediği gibi olmuyor. Öte yandan, aptal biri olmadığı belli. Büyük riskler alıyor çünkü arzularını, hedeflerini gerçekleştirmek için başka şansı yok. Spor terminolojisiyle söylersek, savunmayı hiç düşünmeden sürekli hücum oynayan ve defansında büyük açıklar veren biri… Taktiği bu… Filmi de galiba buradan okumak gerekiyor. İstediği her şey için sonuna kadar gitmesi gerektiğine inanıyor Marty.

Masa tenisindeki en önemli rakibinin Japon olması, dikkat çekici bir nokta. Bir yanda, soykırıma uğrayan bir halk; diğer yanda, iki atom bombası sonrası savaşın en çok kayıp veren uluslarından Japonya var. İkisini, Tokyo’daki bir gösteri maçında bir araya getirmek isteyen zengin iş insanı Milton Rockwell (Kevin O’Leary) de filmin çizdiği büyük resmin önemli parçalarından biri…

İlk bakışta, arzu ve ihtirastan ibaret akıl dışı çılgın bir karakter gibi durabilir Marty. Ama sınıfsal, etnik kökenine baktığınızda ve kendilerini ABD’nin sahibi gibi hisseden, diğer herkesi küçümseyen Beyaz Anglo Sakson Protestanlar’ın temsilcisi Rockwell ile ilişkisini düşündüğünüzde, zengin bir alt metin çıkıyor karşımıza.

Aynı zamanda sermayeyi temsil eden Rockwell her dönemin kazananı durumunda… Bir sahnede Marty’yi “1602’den beri buradayım. Ben bir vampirim” diye korkutan Rockwell, Kuzey Amerika’yı kolonileştiren ilk Beyaz Anglo Sakson Protestanları hatırlatıyor bize. Marty ile Rockwell’in bir restoranda başlayan ve filmin son bölümüne kadar süren ilişkisini Museviler ile Beyaz Anglo Sakson Protestanlar arasındaki ilişkiler üzerinden okumak mümkün… Sözgelimi, fragmana da alınan o replik: Yani, Rockwell’in Marty’ye “Senin burada gücün yok” demesi…

Marty ile Rockwell arasındaki sınıf farkını atlamamak gerek. Etnik farktan daha önemli. Orta sınıf aileden gelen Marty, annesi ile amcasının önceden belirlediği mütevazı........

© Habertürk