"Tavuk"u kaçırmayın!
Macar yönetmen György Pálfi’nin Yunanistan’da Yunanca olarak çektiği “Tavuk” (Kota), daha önce benzerini görmediğim “yakın plan bir yumurtlama çekimiyle” başlıyor. Yumurta çıkar çıkmaz, taşıma bandına düşüyor ve annesinden uzaklaşıyor. Yolculuğu sürdükçe, endüstriyel bir tavuk üretim tesisinde olduğumuzu anlıyoruz.
Kuluçka makinesinde yumurtadan çıkan siyah civcivi gördüğümde, ilk aklıma gelen 1977 Yugoslavya yapımı efsane kısa film “Tokmak” (Malj / The Mallet) oldu. Sırp yönetmen Aleksandar Ilić, kuluçka makinesinde dünyaya gelen siyah civcivin kendisini yok edecek tokmaktan kaçışını anlatıyordu 11 dakikalık o unutulmaz filminde. Çevresindeki “sarı denizin” içindeki siyah civcivin verdiği hayatta kalma mücadelesi mükemmel bir metafordu.
Siyah civciv, “Tavuk” filminde de sarıların arasında tek başına kalıyor ama onu ortadan kaldırmak isteyen bir tokmak yok ve “sistem,” yaşamasına izin veriyor. Ta ki, bir kamyona yüklenene kadar… “Patron bunu istemez” diyerek onu yanına alan kamyon şoförünün amacı, akşama tavuk çorbası içmek… Bizimkinin kamyondan kaçmasının nedeni, hayatını kurtarmak değil, sadece karnını doyurmak. Ama o kararı aldıktan sonra hep hayatı ve özgürlüğü için mücadele verdiğini söylemek gerek.
Doğada büyük tehlike altında olduğunu fark ediyor. Kendisini sahiplenen kişinin yerleştirdiği kümeste dahi huzur bulamıyor; çünkü tavuklar yeni gelen rakiplerinden hoşlanmıyorlar. Kümese alıştığında ise bu kez de yumurtalarına sürekli el konulduğunu görüyor.
Bu arada, kendisi bir Leghorn tavuğu… Gıda endüstrisinin eti değil, yumurtaları için yetiştirdiği bir tür... Tüylerinin rengi nedeniyle kamyon kasasından alınmasa, gönderildiği tesiste hayatı boyunca toprağa basamadan, daracık kafeslerin içinde, sürekli yapay ışığa maruz bırakılarak günde bir beyaz yumurta vermeye zorlanacak ve hiçbir zaman kuluçkaya yatamayacak. Birkaç yıl sonra ise yumurtlama verimi düştüğü için çorbalık tavuk, hazır gıda malzemesi veya evcil hayvan maması yapılmak üzere kesime gönderilecek.
Peki, kaderinden kaçabiliyor mu? Geldiği yer, belki endüstriyel tesisten çok daha iyi… Sonuçta, kafesten ve kesimden kurtuluyor ama yumurtasının insanlar tarafından sürekli elinden alınmasına engel olamıyor. Yine de pes etmiyor ve hem özgürlüğü hem yumurtası için mücadelesini sürdürüyor. Birkaç kez ölümün eşiğine geliyor. Hatta yeniden doğuyor…
Saygı duyuyor, yer yer hayran oluyor, baştan sona ilgiyle izliyoruz verdiği mücadeleyi. Tavukla empati kurup, dünyaya onun gözünden baktığımızda, insanlar olarak hayatında nerede konumlandığımızı daha net görüyoruz. Özellikle de sabah kahvaltısında yumurtalarının kırılıp kızgın tavaya atılmasına tanık olduğu sahnede… “Tavuk”, veganların yıllardır hepimize anlatmaya çalıştıklarını, yani tavukların endüstriyel tesislerde neler çektiğini bir kez daha düşündürüyor.
Tavuğun sadece verdiği mücadele değil, çevresindeki insanlarla etkileşimi de hikâyenin en önemli yanlarından biri… Özellikle de eskiden taverna olarak kullanılan mekânın sahibi (Yannis Kokiasmenos) ile olan ilişkisi… Tavernasını özleyen adam, ailesi nedeniyle mekânın insan kaçakçıları tarafından kullanılmasına ses çıkarmıyor ama durumdan hoşlanmadığını biliyoruz. Tavuğun verdiği mücadele, bir noktada onu da etkilemeye başlıyor. Ama asıl olarak, insan........
