We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

O kedere önceden, e kadere sonradan eklendi

2 0 0
17.08.2019


Pek çoğu şimdi Mavi Balina tehlikesi ile büyüse de biz masum masum Moby Dick ile büyüyen çocuklar, bu vahşi ama sonu dramatik beyaz balinayla birlikte denizin derinliklerine dalarken, bazı önemli şeyleri es geçmişiz: Yazarını. Hadi “biz” demeyim, tekil konuşayım.
Gerçi gençlik yıllarımda o muhteşem “Bartleby”sini okurken ayılmış, basit bir macera yazarından bahsetmediğimizi hissetmiştim. Ondaki politik duruşun, edebiyat bilincinin, kurgusal dokunuşun 200 yıl önce okyanus dalgalarına karşı mücadele veren bir yelkenli kadar sağlam olduğunu ise “Redburn” ile kesinkes anladım.
Herman Melville, Türkiyeli okur tarafından yeterince keşfedilmemiş bir yazar, bundan eminim. 1849’da yayımlanan “Redburn”ün ilk kez Türkçe’ye çevrilmesi, yayınevinin bunu hiçbir yerde vurgulamayıp bence eseri değersizleştirmesi, bir başka değersizleştirmenin kitabın girişindeki kısa biyografide Wikipedia cümleleri kullanılarak yapılması (ki haklarını yemeyelim, pek çok yayınevi yapıyor bunu), çevrilmemiş beş-altı kitabının daha olması; bunlar sadece okur değil, yayın dünyamız tarafında da kıymet verilmemiş bir yazar yapıyor Melville’i maalesef.
Buna mukabil, çeviri üst düzeyde. Kendisi de Melville üzerine çalışan ama ilgili tezini henüz yayınlamadığını anladığım M. Barış Gümüşbaş çok titiz, dönemin ve Melville’in ruhunu da yansıtan bir iş çıkarmış. Sona da kısa ama doyurucu bir Melville biyografisi- analizi eklemiş. Ellerine sağlık.

“HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMIŞ BİR OĞLAN KADAR…”

“Redburn” aslında Herman Melville’in hikâyesi, onun ilk deniz seferinde yaşadıklarının manzumesi.
Kahramanımız Wellingborough Redburn, yeniyetme bir çocukken gelecekteki hayatı için kafasında kurduğu planların suya düşmesi, kendi için bir şey yapma zorunluluğu, karakterindeki aylaklık birleşince bir denizci olarak yola çıkmaya karar verir. Gideceği yeri, yapacağı işi, koşulları öğrenmek için New York gazetelerinde yer alan denizci ilanlarını satır satır okur. Zira er ya da geç büyük bir seyyah olmasının; ölen babasının yemekten sonra şarap eşliğinde yabancı beyefendileri eğlendirdiği gibi, kendisinin de ileride maceralarını hevesli bir dinleyici topluluğuna anlatmasının alnına yazılı olduğunu düşünür. Sonra yola çıkma günü gelir ve Melville’in kaleminden o ayrılıkla ilgili şu satırlar dökülür:
“Annem benimle güçbela ve gözü yaşlı vedalaştı; belki de benim yoldan çıkmış ve dik başlı bir oğlan çocuğu olduğumu düşünüyordu, belki öyleydim de; ama eğer öyle idiysem de, acımasız dünya ve zor zamanlar beni öyle yapmıştı. Daha zamanım gelmeden önce çok fazla ve acı acı düşünmeyi öğrenmiştim; şan ve şerefle ilgili genç, uçarı hayallerimin hepsi beni terk etmişti ve daha o genç yaşta, 60 yaşındaki bir adam kadar isteksizdim… Evet, denize çıkacaktım; yardımsever amcalarım, teyzelerim ve şefkatli koruyucularımla bağımı kesecek, kendi evimdekiler dışında geride buruk kalpler bırakmayacak ve kendi göğsümde ağrıyandan başkasını da yanıma almayacaktım. O zamanlar dünya bana aralık ayı kadar soğuk, ayaz ve aralık rüzgârları kadar dondurucu ve kasvetli görünüyordu. Hayal kırıklığına uğramış bir oğlan kadar insanlardan nefret eden kimse yoktur; sıkıntıların sıcakkanlı ruhumu paçavraya çevirmesi sonucunda ben de öyle olmuştum. Ama böyle düşünceler şimdi bile yeterince kederli, zira tamamen uzaklaşmış değiller ve okurun da yeterince canını sıkıyor olmalılar; öyleyse keseyim ve kendi hikâyemle devam edeyim…”
150-200 yıl öncesinden bugünün keskin sorununa parmak basan şu cümleyi özellikle tekrar edeyim: “Hayal kırıklığına uğramış bir oğlan kadar insanlardan nefret eden kimse yoktur…” İşte belki, çocuklarımızı Beyaz Balina masumiyetinden Mavi Balina’nın karanlıklarına sürükleyen de budur.

Herman Melville (Redburn - Çev: M. Barış Gümüşbaş / Alfa Yayınları)


ZENGİN GÖRÜNMEYE ÇALIŞAN YOKSULLAR

Dört ay sonra dönmeyi planlayarak, ablalarının kollarından kurtulup üstünde gri av ceketi ve elinde ağabeyinin verdiği tüfekle evden ayrılır Wellingborough Redburn. Hudson Nehri’ndeki tekneye ulaşacak, ona binip New York’ta çalışacağı gemiye gidecektir.
Hesapları tutmaz zira bindiği geminin biletine zam gelmiştir. Geminin paralı müşterilerinin küçümseyici bakışları, hayata atılmaya hazırlanan ruhunu daha da yaralar. İçindeki yeniyetme ortaya çıkar ve bir tokat daha gelir bize: “Bana orta yaşın ve ötesinin öfkesinden söz etmeyin; ruhuna küf düştüğünde ve başkalarının meyvesi yalnızca olgunlaştıktan sonra patlarken onunki daha ilk çiçek ve tomurcuk verir vermez budanan bir oğlan bunu ve bundan çok daha fazlasını hissedebilir. Ve bu yıkımlar bir daha iyileştirilemezler; çok derine işler ve öyle bir yara izi bırakırlar ki Cennetin havası bile onu silemeyebilir.........

© Habertürk