We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

“Aşk büyük yalanımız. Olmayışıyla bizi ele geçiriyor”

6 0 19
31.03.2019

İsmail Güzelsoy ilk kitabı “Seni Seziyorum”la tanıdığım çok eski bir dost. Zaman zaman yolumun kesiştiği, seyrek de olsa aynı masaya düştüğümüz ama edebiyatını hep takip ettiğim ve çok sevdiğim, giderek de daha iyi bulduğum çok değerli bir insan. Bu da yeterli zaten.

Yeni romanı “Öksüz Ağaçların Çobanı”nı görür görmez “İşte” dedim, “İsmail de benim son dönemde bir akıma dönüştüğünü düşündüğüm ağaç işine el atmış.” Aldım, okudum. O kadar basit değil tabii. Dramatik bir geçmişe sahip isimsiz bir kahramanın ada vapurunda Meryem’e tutuluşu ve devamında yaşananlar, bugün üzerinde düşünmemiz gereken pek çok kavrama, olaya götürüyor bizi. Masallar, gerçek-yalan ilişkisi, İstanbul, isyan ve tabii aşk romanın temel izlekleri diyelim. Ama bu sayfaların tam göbeğinde, bu fikirlerin bize kitap olarak ulaşmasını sağlayan şey var bizzat: Ağaç. İsmail, kurgusuyla aslında birçok kahramandan tek bir kahraman yaratıyor; bir ağacın dalları tek bir gövdeden çıkıyor veya… Seveceğiniz veya nefret edeceğiniz tespitler, gerçek mi hayal mi sorgulayacağınız bol bol sahne var romanda.
Ama bu değil mi zaten roman okumamızın sebebi: Kendimizden uzaklaşmak. Romain Gary, neden Emile Ajar mahlasıyla yazıp yıllarca herkesi kandırdığını açıkladığı 1974’te şöyle diyordu: “Hayatım ben olmamakla geçti, zaten bunun için yazdım hep. Okumak da sizin kendi kişiliğinizden kaçıp roman karakterine dönüşmenizi sağlar.”
“Öksüz Ağaçların Çobanı”ndaki hangi karaktere bürüneceğiniz veya ağacın hangi dalı olacağınız sizi bağlar. Ben sadece olduğunuz dalı ve hatta gövdeyi kesmeyin derim. Bir de İsmail’in sorularıma verdiği cevapları okuyun…

“TEK BİR İNSANIN FARKLI TÜREVLERİ”

İsimsiz bir roman kahramanı, bize neyi anlatmak istiyor? Sen-ben, bu hepimiz olabiliriz mi demek?

Elbette. Bu ve diğer ana figürlerin öksüz ve bu durum vurgulanmasa da arka planda oluşu kabuklanmış bir yara olarak görülür. Sahipsiz, kimsesiz, yaralı kimlikler… Her karakter bizim bir yanımıza gönderme yapsın istedim. Karakterlerin toplamı biziz. Aslında farklı bir okumayla, bütün bu insanların tek bir insanın farklı hayatlar yaşamış türevi olduğunu görebilirsin. Sanki aynı yaşlı ve yorgun gövdeden çıkmış birer dal gibi. Öksüz ağaçlar değilse bile, kırılgan ya da kırık dallar bunlar. Anlatıcı karaktere isim vermemekle onu bu kırık dalların birleştiği gövdeye benzetmek istedim.

Değil Efendi’nin anlattığı padişahın kızıyla evlenmek isteyen Mırmıri’den Meryem’in peşinde bir ömür tüketen kahramana yine aşkın içindeyiz. Aşksız bir roman yazmak pek mümkün değil mi?

Tabii ki mümkün ama aşk, bir duygu olmaktan ziyade insanın hissedebilecek bütün duyguların neşteridir. Merhamet, özdeşlik, kaygı, korku, şefkat… Bütün bunları bir yumak gibi sinesine saran bir üst-duyuş halidir aşk. Bu bakımdan aşk, derin hissedişin kumanda odasıdır. Bazen çok karmaşık bir hikâye anlatmak istersin, içinden çıkamazsın ya, işte orada aşkı devreye sokarsın. Çünkü orada tanımlanan şey bir “sevdalanma” değil, başkasını kendi benliğinde duyuşun tohumudur. Yaşadığımız çağda aşk hikâyesi yazmak ne kadar inandırıcı, diye soracak olursan net bir cevabım olmadığını bil. Böylesi ağır yalanlar çağında aşkın soluk alabilmesi ne kadar mümkün, bilmiyorum? Bir şeyden çok söz edilmesi onun varlığına değil, genelde yokluğuna işaret eder. Belki aşk da öyledir. Olmayışıyla hayatımızı ele geçiriyor. Belki de en büyük yalanımız o…

“GERÇEĞİ, ALDATMAK İÇİN KULLANABİLİYORUZ”

Aslında bu, yalan ve gerçeğin tezatlığının romanı gibi bir yandan da. “Yalan yaratır, gerçek öldürür.” “İnsanlık kültürü, birilerini aldatmayı amaçlamayan yalanlar sayesinde incelmiş ve zenginleşmiştir.” Çirkin gerçeklerdense, güzel yalanlar mı demek istiyorsun?

Tam olarak öyle demiyorum. Geçen hafta bir atölye çalışmasında Bir Zamanlar Anadolu’da filminin kurgusal yapısı üzerine tartıştık öğrencilerimle. Ben filmin alt metnini şöyle tanımladım: “Bu kadar kafa bulandıran yalanın içinde, hayat karartmayacak bir yalan da barınamaz mıydı? Gerçek gerçekten bizi özgürleştirecek mi?” Bazen gerçek bizi gülünç duruma düşürür, bunu da yaz bir kenara. Gerçek hiçbir zaman bu kadar sentetik ve değişken olmadı. Çünkü gerçek bizim dışımızdaki evrende olup biten bir şey değil, adamların gerçek üretme çiftlikleri var. Medya mı diyorsunuz şimdilerde? İhtiyaç duyduğumuz gerçeği çıkarıp önümüze koyuyorlar. Modernist dünya iktidarları insanları yalanla aldatırdı, çağın iktidarı gerçek ve yalan arasında durmuyor. İhtiyaç duyduğu kartı istediği zaman açıveriyor. O zaman bu sahtekârlıklarla mücadele etmenin yolu, sentetik bir gerçeğin karşısına bir o kadar sentetik başka bir gerçek çıkarmak olmamalı. Ben şahsen belli bir görüşe ölümüne bağlı insanlarla tartışmaktan kaçınıyorum artık. Çünkü mutlak inançsızlık ve mutlak inanca inanmıyorum. İnsan belli katmanlarda, belli oranlarda inanır ya da kuşku duyar. İktidar dili her şeyi mutlak uçlarda tanımlamakla bizi düşmanlaştırmayı hedefler. Gerçek de bir hokus pokus oyuncağına dönüşüyor. Gerçek üretmek diyeceğimiz karmaşık bir oyun var ortada. Bu üretilmiş, tasarlanmış gerçeğe karşı hâlâ rüyalarımızla, hayallerimizle ayakta kalmaya çalışmamızdan söz ediyorum orada. “Yalan” olarak kodlanmış durum, metnin bir sonraki bölümünde tanımlanıyor zaten. Riyakârlıktan söz etmiyoruz yani.

Aynı minvalde bir cümle: “İnsanlar yalan söylemediklerinde gerçeği dile getirdiklerine dair sarsılmaz bir inanca sahiptiler. Yani gerçeğin aldatmak için kullanılabileceği ya da işte, yalanın bir sahtekarlığı açığa çıkarmaya yarayabileceği fikri yoktu kafalarında. Onlar için yalan söylememek, dürüst olmaya yetiyordu.”

Evet, tam olarak bunu kast ediyorum. Post-truth oyunlarıyla ince bir yüzleşme noktası burası. Gerçeği, aldatmak için kullanabileceğimiz bir çağda yaşıyoruz. Aklına gelen ilk zırva iddiayı Googla’a yaz bak kanıt hemen gelecektir. Bir fikrin kanıtlanabilir oluşu, onun doğru bileşenlerden oluşan bir yalan olmadığı anlamına gelmez. Meryem de diyor ki, mademki gerçek sahtekârlığı örten bir kılıf, ben de yalan ile onu ortadan kaldırmayı deneyebilirim. Kişisel olarak buna ne kadar katıldığımı bilmiyorum. Olabilir mi? Belki ama Meryem’e de itirazım var. Ya o maskeyi düşürürken ortaya atılan yalandan nasıl kurtulacağız? Aldığın abdest ürküttüğün kurbağaya değecek mi? Üzerine çok kafa yorduğum meseleler bunlar ama ahlâk ilkeleri de felsefe önermeleri gibi, cevap arayan şeyler değil. Bir ikna olma hali. Ben şahsen bu tür önermelerin formülleştirilmesine sıcak bakmıyorum. Bazı durumlarda evet, işe yarayabilir ama tasarlanmış gerçeğin maskesini yalan ile düşürmek her koşulda, her zaman etik bir davranış olmayabilir.

Ve bir tane daha: “Güya ile katı gerçeğin birbirine böylesine sahtekârca dolandığı bir çağ olabilir mi? Bu adamlar, ‘Gerçek değerliyse, onu da biz yaparız’ dediler, anlamıyor musun?” Mevcut dünya düzeninin sorgusu mu bu?

Bir bakıma… Bir bakıma da benim metne müdahalem olarak görebilirsin bunu. Biraz kahramanımın kafasını karıştırmaya çalışıyorum. Kendinden, sözlerinden o kadar emin olmamasını sağlamaya çalışıyorum. Meryem benim için “kadınlık durumu”nun özeti gibi. Onunla cepheden hesaplaşmak yerine, uzlaşma arayışımdı o ifade. Galiba…



“HEPSİ KENDİNİ İFADE ETME GAYRETİ”

Kahramanın Meryem’e duyduğu aşk, “böylesi kaldı mı” dedirtiyor. 17 yıl 3 ay 5 gün tek birini düşünen, başkasına dokunmayan. Ki Meryem de farksız. Böylesi sadece romanlarda mı kaldı yoksa?

Kürşad, benim teyzem 13 yıl nişanlı kalmış. Sevgisi ölmemiş ve uzun yıllar süren mutlu bir evlilik yaşamış. Şimdilerde böyle mi olurdu? Bilmiyorum ama benim roman anlayışımı en iyi takip edenlerdensin. Olabilecek en uç durumları inandırıcı kılmaya çabalayan bir yazar oldum her zaman. Kolay yolu seçip o süreyi dört yıla indirebilirdim, farkındasındır. Zor yolu seçiyorum. Uç durumlar, keskin........

© Habertürk