Zaman hızlanmadı biz yüzeyselleştik
Yeni bir yıla girince hepimiz yeniden “zaman çok hızlı geçiyor” cümlesini kurduk muhtemelen.
Aslında bu cümleyi sadece miladi yıl başlarında değil, artık neredeyse yıl içinde de düşünmeden kuruyoruz. Günler, haftalar, aylar akıp gidiyor. Çoğu zaman sebebi olarak da modern hayatın temposunu, ekranları, meşguliyetleri gösteriyoruz.
Ama tek sebep iletişim çağı ya da teknoloji değil. Zamanı kavrayış biçimimiz.
Bu sadece bir his değil, tam olarak yaşlanma da değil esasında. Bu bir algı. Ve algı elbette kurgulanmış bir şey.
İnsanlarda mutlak bir zaman algısı yok. Zaman algısı temelde özneldir ve kişinin deneyimlerine ve koşullarına bağlıdır. Dolayısıyla görecelidir. Heyecan ve mutlu olduğumuz anlar hızlı geçerken, canımız sıkıldığında ve stres anlarında zaman sonsuzmuş gibi gelebiliyor.
Dijitalleşmenin ortaya çıkışı, zaman algısı üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir etkiye sahip oldu. Bunu hepimiz biliyoruz artık. İnternete her yerde erişim, anlık bilgi edinmeyi ve eş zamanlı iletişimi kolaylaştırdı. Bu sürekli “online” olmanın bir sonucu olarak, zaman algısının belirsizleşmesine yol açan aşırı bilgi yüklenmesi ortaya çıktı.
Ama aslında fiziksel olarak zaman sabit. Saatler şaşmıyor, günler kısalmıyor. Ama insan, zamanı saatle değil, hafızayla ölçüyor. Geriye dönüp baktığımızda “ne kadar sürdü?” sorusunun cevabı, takvimden çok zihnimizde bıraktığı izlerle belirleniyor.
Byung-Chul Han’a göre de çağımızın temel sorunu hız değil. Hız, daha eski bir meseledir, diyor. Ona göre asıl kırılma, zamanın anlatı kurma yeteneğini yitirmesiyle başlıyor. Zaman hâlâ akmaktadır; fakat artık bir yere doğru değil, üst üste.
Modern insanın “zaman yetmiyor” şikâyeti, aslında zamanın tükenmesi değil; zamansızlık deneyimidir. Günler vardır ama süre yoktur. Anlar vardır ama........
