Her şey gerçek değilse hiçbir şey gerçek değildir
ABD-İsrail-İran savaşı, başladığı günden bu yana hep konuştuğumuz bahsettiğimiz bilgi savaşları kavramının da somut bir pratiği şeklinde ilerliyor.
Dünya kamuoyu, belki de tarihin en karmaşık enformasyon ortamlarından biriyle yüzleşiyor bu savaşla birlikte. Füzelerin gerçekten atılıp atılmaması, uçakların gerçekten vurulup vurulmaması, Netanyahu'nun ya da Hamaney’in gerçekten ölüp ölmemesi…
Bombalanan şehirlere ilişkin çelişkili görüntülerin sosyal medyayı sarması, başka coğrafyalarda başka zamanlarda gerçekleşen savaşların görüntülerinin üzerimize boca edilmesi, yapay zeka tarafından üretilen analizlerin yine yapay zeka tarafından çürütüldüğü paradoksal döngüler bugün savaşın ana unsuru olarak konuşulabilecek düzeye geldi.
Dezenformasyon ortamının tüm gerçekliği kirlettiği, insanların artık hiçbir bilgiye güvenmediği, gerçekten vurulan uçak görüntülerine, gerçekten vurulan şehir görüntülerine ve savaşta olan diğer her türlü şeye inanmadığı bir süreci yaşıyoruz. Çünkü gerçek bir kez kirlendi mi doğru bilgi olsa da inanç kalmıyor.
Esasında bu ilk kez yaşanan bir durum değil . Ancak günümüzde çok daha derin ve yapısal bir hal aldı haliyle. 1991 yılında Körfez Savaşı'nın ardından Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın kaleme aldığı meşhur bir yayın, o günlerde provokasyon olarak algılanmıştı. Bugün ise aynı argümanlar, dijital çağın araçlarıyla büyüyerek gerçekleşiyor gibi görünüyor.
Jean Baudrillard’ın Körfez Savaşı üzerine kaleme aldığı “Körfez Savaşı Olmadı” başlıklı denemeleri, yayımlandığı dönemde büyük tartışma yaratmıştı. Baudrillard'ın kastettiği, elbette ölümlerin veya fiziksel yıkımın inkar edilmesi değildi. Onun asıl iddiası daha derindi. Televizyon ekranlarında izlediğimiz savaş, gerçek savaşın bir temsili olmanın ötesinde bizzat kendisi olarak kurgulanmış bir simülasyondu. Medya savaşı üretmiyordu, savaşı bir gerçeklik etkisi olarak yeniden yaratıyordu.
Gerçekten daha gerçek görünen, ama aslında gerçeğin yerini almış olan bir temsil düzeninden bahsediyoruz. Hipergerçeklik. Bugünkü İran savaşı ortamında bu kavram, sanki özellikle bu dönem için biçilmiş bir kaftan gibi duruyor. Ama çok daha ileri bir iletişim ve teknoloji çağının etkisiyle çok daha güçlü bir hale geliyor.
Bombalanan bir şehrin görüntüsü sosyal medyada paylaşıldığında, o görüntünün gerçek olup olmadığını sormak artık yetmiyor. Çünkü asıl mesele şuna dönüşmüş durumda. O görüntü, izlediğimiz andan itibaren bizim zihnimizde gerçek olsun ya da olmasın bir gerçeklik inşa ediyor. Baudrillard'a göre hipergerçeklik çağında bu görüntünün gerçek olup olmaması bir önem arz etmiyor çünkü gerçeklik zaten doğrulama sürecinden önce kuruluyor.
Mesela Netanyahu'nun ölümüne ilişkin haberler günlerce doğru mu değil mi tartışmalarının öznesi olduğunda, o süre zarfında bu durum birçok stratejik kararları, piyasaları ve kamuoyunun duygusal durumunu şekillendirdi. Yapay zeka uygulamalarıyla görüntülerin yorumlanması, İsrail tarafından ortaya atıldığı açık olan 6 parmaklı Netanyahu videoları gibi birçok tartışma dikkat dağıtmak için ustaca kullanıldı ve bu halen devam ediyor.
Bugün, İran Savaşı’nı yalnızca iki tarafın askeri çatışması olarak görmekten ziyade en az iki ayrı gerçeklik rejiminin savaşı olduğunu artık kabul etmeliyiz. Her taraf kendi büyük anlatısını, kendi değerlerini ve kendi meşruiyet çerçevesini oluşturuyor haliyle. Bu, ilk defa olan bir şey değil elbette. Ama tarihsel olarak İran’ın bu konudaki yetkinliği ile İsrail’in bu konudaki becerisini farklı coğrafyalarda, farklı çatışma alanlarında ayrı ayrı görmüştük. Ancak ilk kez bu iki devasa algı üretim rejiminin birbirine karşı savaşına tanık oluyoruz. Dolayısıyla burada temel hedef algı ve gerçeklik savaşı oluyor haliyle.
İran savaşına ilişkin paylaşımlar, beğeniler, yorumlar, videolar ve algoritmik yönlendirmeler bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, parçalı ama son derece etkili bir gerçeklik fabrikasyon sürecine işaret ediyor.
Herkes kendi küçük gösteri alanını yönetiyor, herkes kendi gerçekliğini inşa etmek için büyük bir mücadele sergiliyor. İşte bu parçalı alanların ve parçalı gerçekliklerin toplamı hiçbirimize ait olmayan, ama herkesi etkileyen devasa bir kaos üretiyor.
Bugünlerde yaşadığımız şey tam olarak budur kanımca.
Dolayısıyla gerçeğin sistematik olarak silindiği, gerçeğin sınırlarının ortadan kaldırıldığı bir ortamda bizler de gerçek yerine güveni aramaya başlıyoruz. Kime güveneceğimiz, neye inanacağımızdan önce geliyor.
Sonuç olarak büyük anlatıların çöktüğü bu ortamda, hangi kurum ya da platform gerçeği belirleme otoritesine sahip olacak sorusunu düşünmeden edemiyor insan. Geleneksel medya mı, sosyal medya platformları mı veya meşruiyeti zaten her geçen gün daha çok sorgulanan uluslararası kuruluşlar mı? Dolayısıyla burada birbirleriyle rekabet eden sayısız küçük gerçeklik iddiası olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Bugün esas tehlike artık görüntülerin gerçek olup olmadığının tespit edilmesi değil. Tarafların ortaya attıkları dezenformasyon bombaları yalnızca yanlış bilgi ve sonucunda yanlış kanı üretmiyor, gerçek bilgiye duyulan güveni de aşındırıyor.
Bu paradoks son derece önemlidir. Bir görüntünün, bir haberin, bir bilginin gerçek olmadığı, yapay zeka tarafından üretilip üretilmediği bilinmediğinde, tüm bilgiler, tüm haberler ve tüm görüntüler potansiyel olarak sahte sayılmaya başlanıyor.
Gerçek kanıtlar bile artık kolaylıkla inkar edilebiliyor, yapay zeka ürünü ya da eski görüntüler olarak reddedilebiliyor.
Peter Pomerantsev adında bir Rus medya uzmanı, 2014'te yayımlanan “Hiçbir Şey Gerçek Değil, Her şey Mümkün” adlı kitabında şu saptamayı yapmış. Bugünkü duruma da tam uyan bir saptama. “Modern propaganda genel bir kafa karışıklığı, yorgunluk ve sinizm yaratmayı hedefler. Amaç insanları belirli bir şeye inandırmak değil, hiçbir şeye inanmamalarını sağlamaktır.”
Bu kavramsal çerçeve, İran savaşını düşündüğümüzde son derece işlevsel gibi gözüküyor. Şehirlerin bombalanmasına ilişkin görüntülerin eş zamanlı olarak birden fazla tarafça yanlış ilan edilmesi, kayıp sayılarının birbirini çürüten kaynaklarca verilmesi, hangi füzenin gerçek hangisinin yapay zeka olduğunun bilinmemesi, patlama görüntülerinin inandırıcılığını yitirmesi…
Artık gerçek görüntülere, gerçek yıkımlara, gerçek ölümlere bile inanmamaya başlıyoruz. Topyekûn hepsinin bir manipülasyon ürünü, tarafların birbirine gönderdikleri algı füzeleri olduğunu düşünüyoruz. Her şeyin gerçek olmadığı bir ortamda hiçbir şeyin artık gerçek olmadığını algılamaya başlıyoruz. Hiçbir şeye inanmamanın sonucu da tarafların savaşta her türlü insanlık dışı uygulamalarını rahatça yapabilmelerine, tüm dünyanın kaderine etki edecek bu savaşı kendi çıkarları için istedikleri kadar sürdürebilmelerine olanak tanımasıdır.
