Lütuf değil, hak
Bir belge var, adını çoğumuz duymamışızdır: Virginia Haklar Beyannamesi. 1776 yılında, Amerika daha bir ülke bile değilken, sömürge topraklarında yazılmış. Bağımsızlık Bildirgesi’nden birkaç hafta önce. Yani tarihin en ünlü metinlerinden birinin sessiz ağabeyi gibi. Ama önemi tarihteki sırasında değil; söylediği şeyde.
Temelde şunu ilan ediyor: İnsanın bazı hakları vardır ve bu haklar ona kimse tarafından verilmemiştir. Doğuştan gelir. Devredilemez, vazgeçilemez, elinden alınamaz. Bir kral bahşetmemiştir, bir meclis oylamamıştır; insan onlarla doğar. Bu cümle bugün bize sıradan geliyor. Ama o gün yazıldığında bir bombaydı. Çünkü o zamana kadar haklar çoğunlukla birilerinin lütfuydu: efendinin, kralın, geleneğin. İlk kez biri çıkıp “Hayır, bunlar bizim; kimseden izin almadık” diyordu.
Beyanname burada da durmuyor. Devletin varlık sebebini de açıkça tarif ediyor: Devlet, insanın doğuştan gelen haklarını korumak için vardır. Kendi kutsallığı, kendi bekası, kendi ihtişamı için değil; birey için. Eğer bir yönetim bu görevinden sapar, haktan uzaklaşır, adaletsizleşirse halkın onu değiştirme, dönüştürme, hatta tümüyle ortadan kaldırma hakkı vardır. Düşünün; bir belge, gerektiğinde kendi devletini devirmeyi meşru bir hak olarak yazıya geçiriyor. Bu sadece hukuk değil, cesarettir. Çünkü meşru iktidarın tek dayanağının yönetilenlerin rızası olduğunu söyler. Rıza yoksa meşruiyet de yoktur.
Asıl kırılma noktası ise bu hakların dayandırıldığı zemindir. O dönemde biri hak talep edecekse genellikle geçmişe bakardı. “Atalarımızın hakkıydı, gelenek böyle, eskiden de böyleydi” derdi. Yani hakkını tarihe yaslardı. Virginia Beyannamesi başka bir yol seçti. Geçmişe değil, akla yaslandı. John Locke’un doğal haklar felsefesinden beslenerek, “Bu haklar eskiden vardı diye........
