Köyü içimizde taşımak

Bir gün dünya haritasına baktım uzun uzun. İki yüz devlet, iki yüz bayrak, iki yüz başkent; sınırlarla kesilmiş bir gezegen. Sonra düşündüm: Bu çizgiler nerede duruyor gerçekten? Toprakta değil. Kafalarda. En kalın sınır, iki ülke arasındakinde değil; insanın zihninde, “Dünya benim ülkemden ibaret” diyen o görünmez duvarda.

Ulus devlet denen şey bize çok şey verdi, doğru. Ama bir de aldığı bir şey var, kimse pek konuşmuyor: Ufkumuzu aldı. Her ülkenin vatandaşı, kendi ülkesinin prim yapan cümlelerini ezberleyip durmaya başladı. Kendi avlusunu evren sandı. Kendi mahallesinin dilini tek dil bildi. Bayrak değişiyor, başkent değişiyor ama refleks aynı: Kendine bak, kendini öv, kendinden başkasını anlama.

Bir de şu var. Tepedekiler hep aynı saltanatı paylaştı. Resmî araba, resmî saray, resmî uçak, törenler, ziyafetler. Seçilmiş ya da atanmış, fark etmez; Hazine’den geçinen takımın hayatı hep parlak oldu. Yönetilenler ise çoğunlukla köylüydü ve köylü hep daha iyisine özendi. Özlem yön değiştirmedi: aşağıdan yukarı, hep yukarı. Kimse “Bu düzen yanlış” demedi, herkes “Ben de oraya çıkayım” dedi. İşte sistemin dehası burada. İsyan etmiyorsunuz, sıraya giriyorsunuz.

Köylülük derken tarladan bahsetmiyorum. Bir zihin hâlinden bahsediyorum. Tabularla, dogmalarla, “Böyle gelmiş böyle gider”le örülmüş bir kafa yapısından. Şehirde oturuyor olabilirsiniz, apartmanda, arabayla ama içinizde köyü taşıyor olabilirsiniz. Soru sorulduğunda savunmaya........

© Haberton