menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir toplumsal hipnoz seansı

6 0
14.12.2025

Biz, içinde kan, gözyaşı, silah sesi ve mümkünse bolca “kader mahkumu” olan masalları severiz. Eskiden köy meydanlarında, kahvehanelerde meddahlar anlatırdı; şimdi o meddahların yerini adına “televizyon” dediğimiz o sihirli kutunun içindeki, takım elbiseli, eli silahlı, ağzı bozuk ama kalbi -güya- pırlanta gibi adamlar aldı.

Bugün size, her akşam saat 20.00’de başlayıp gece yarısına kadar beynimizi uyuşturan o “dizi” denen toplumsal afyondan bahsedeceğim. Hani şu “reyting” uğruna toplumun ruhunu lime lime eden, şiddeti “aşk” diye, acizliği “masumiyet” diye yutturan o parlak ambalajlı zehirden…

Bugün Türk televizyonlarındaki prime-time kuşağına baktığımızda, gördüğümüz manzara basit bir kurgu eğlencesinden çok daha vahim bir sosyolojik vaka incelemesidir. Karşımızda duran tablo, “şiddet seven, hükmeden erkek” ve “mağdur, kurtarılmayı bekleyen, ağlamasıyla kutsanan kadın” arketipleri üzerine kurulu devasa bir endüstridir. Ancak bu endüstri sadece reyting üretmiyor; aynı zamanda bir “rıza” üretiyor. Şiddete, kabalığa, feodal mülkiyet ilişkilerine dayalı bir “sevgi” anlayışına rıza.

Bakın şimdi, ekranda gördüğümüz o “esas oğlan”lara bir bakalım. Kimdir bunlar? Genellikle ya bir aşiret ağasıdır, ya İstanbul’un göbeğinde kendi kanununu yazan bir mafya babasıdır ya da holding patronu kılığında gezen bir sosyopattır. Hepsinin ortak özelliği şudur: Sorunlarını konuşarak değil, bağırarak, masayı devirerek, gerekirse belindeki silahı çekip birini topuğundan vurarak çözerler. Ve ne hikmetse, senaristlerimiz bu adamları bize “ideal erkek” diye pazarlar.

Bu adamların psikolojisini iyi tahlil etmek lazım. Bu karakterler, gündüz iş yerinde patronundan azar işiten, ev sahibiyle kirayı denkleştiremediği için kavga eden, trafikte sıkışıp kalan, yani hayatta “hiçbir şeye gücü yetmeyen” ortalama altı bir erkeğin bilinçaltındaki “intikam” fantezisidir. Adam ekrana bakıyor; oradaki x kişisi, kendisine yan bakana sıkıyor kurşunu, kimseye hesap vermiyor. Bizim “küçük adam” koltuğunda geriniyor, “Helal olsun be, erkek dediğin böyle olur!” diyor. Kendi ezilmişliğini, o ekrandaki zorbanın gücüyle özdeşleştirerek tamir etmeye çalışıyor. İşte tehlike burada başlıyor. Çünkü o “küçük adam”, o diziden aldığı gazla karısına, çocuğuna, komşusuna aynı o dizideki gibi “ayar vermeye” kalkıyor.

Burada korkunç bir “normalleştirme” mekanizması işliyor. Ekranda, yakışıklı, zengin ve karizmatik bir adamın, sevdiği kadını kolundan tutup sürüklemesini, ona bağırmasını, onu bir odaya kilitlemesini “büyük aşkın........

© Haberton