Ahlâkın sınıfsal kırbacı
Televizyonları açın, gazete manşetlerine bakın, siyasetçilerin o parmak sallayan vaazlarını dinleyin. “Ahlâk” denilen o yüce erdemin, nedense hep en alttakilerden, en savunmasızlardan, sesi en az çıkanlardan talep edildiğini göreceksiniz.
Bu ülkede ahlâk; asgari ücretlinin açlığa karşı sessiz kalmasıdır. Bu ülkede ahlâk; emeklinin bayat ekmek kuyruğunda beklerken “şükretmesidir.” Bu ülkede ahlâk; üniversite öğrencisinin barınamıyoruz dediğinde “nankörlük etmemesidir.”
Peki, ya gücü elinde tutanlar? Ya o “bal tutanlar”? İşte paradoks tam burada başlıyor. Toplumun en tepesindekiler için ahlâk, uyulması gereken bir kural değil, kitlelere dayatılan bir “yönetim aparatıdır.”
Sosyolojik bir gerçektir: Tarih boyunca egemen sınıflar, kendi çürümüşlüklerini gizlemek için, alt sınıflara katı bir ahlâk disiplini dayatmışlardır. Viktorya dönemi İngiltere’sinde de böyleydi, bugünün Türkiye’sinde de böyle.
Bir marketten bebek maması çalan babayı “hırsız” diye linç eden, onu yerlerde sürükleyen, yüzünü ifşa edip “toplumsal ahlâk çöküyor” diye manşet atan medya; milyarlarca liralık vergi borcu bir gecede silinen holding patronunu “saygın iş insanı” olarak alkışlıyor. Mamanın çalınması “ahlâksızlık”, milyarların buharlaşması ise “ticari deha” ya da “teknik bir düzenleme” sayılıyor.
Bu, ahlâkın özelleştirilmesidir. Suçun sınıfsallaşmasıdır.
Siz hiç; “Neden bu kadar lüks içindesiniz? Neden bu ihaleler şeffaf değil?” diye sorulduğunda, “ahlâki bir özeleştiri” veren bir muktedir gördünüz mü? Göremezsiniz. Çünkü onlara göre ahlâk, onların koyduğu kurallara itaat etmektir. Kendi........
