Bir kahve uzaklığında kalan dostluk
Anlaşılmak, çoğu zaman söylenen sözlerin içinde değil; söylenmeyenin, hissedilenin, içten içe taşınanın yerinde saklıdır. İnsan, kalabalıkların ortasında değil; kendini eksiltmeden anlatabildiği birinin yanında dinlenir. Çünkü bazı sohbetler vardır, yük hafifletir; bazı susuşlar vardır, insanı tamamlar.
İnsan hayatına birkaç kişi girer… biriyle bir kahve içmek yalnızca bir alışkanlık değildir, bir sığınaktır aslında. Dağılan düşünceler toparlanır, iç sıkıntısı bir nebze gevşer. Hele ki acının en keskin anında kapıyı çalan biri varsa, işte orada dostluk denen şey kendini gösterir. O geliş, sadece bir ziyaret değildir; bir omuz, bir hatırlayış, bir “yalnız değilsin” hâlidir.
Ne var ki zaman geçtikçe, sözler hafifler; cümleler yüzeyde kalır. “Terapi al, geçer” gibi kolay cümleler, derin bir acının karşısında yankısız kalır. Oysa insan bazen çözüm değil, eşlik ister. Bir “nasılsın”ın içtenliği, uzun uzun anlatılan tavsiyelerden daha değerlidir. Bir fincan kahve teklif etmek, bir anlığına bile olsa karanlığı aralamaktır.
Daha önce kendi dertlerini usanmadan anlatan, saatlerce konuşan biri… şimdi suskun. Bir zamanlar il dışından koşarak gelen o adımlar, şimdi yerini mesafeye bırakmış. Değişen ne? Zaman mı, insanlar mı, yoksa bağların taşıdığı anlam mı?
Herkesin kendine göre bir telaşı var, evet. Günler akıp gidiyor, şehirler kalabalık, hayat hızlı. Ama yine de birini aramak, bir ses bırakmak, “buradayım” demek bu kadar zor olmamalı. Yoğunluk, ilgisizliğin bahanesi olduğunda, geriye yalnızca eksilen bağlar kalır.
Ve insan, bütün bu kalabalığın ortasında kendini bir simge gibi hisseder; etrafı kuşatan hareketin içinde sessiz ve sabit…
İstanbul’un karmaşasında bir Kız Kulesi gibi.
Görülür, bilinir ama çoğu zaman yanına gelinmez.
Anlaşılmak, aslında çok büyük bir şey değildir. Biraz dikkat, biraz incelik, biraz da içtenlik ister. İnsan, en çok da anlaşılmadığında yorulur. Çünkü anlatmak değil, duyulmamak tüketir.
