Öldüren Yangından Olduran Gül Bahçesine

Hızından hep çok şikayetçi olduğumuz zaman, Kahramanmaraş'taki o elim hadiseyle nasıl da yavaşladı değil mi? Monoton olduğunu düşündüğümüz hayatımız, birden nasıl da sekteye uğradı... Bizi düşündürdü, bir şeyleri sorgulattı. Masumiyetin ve güvenin kalesi olması gereken bir okul binasına baktık zahirde, ama batında ihmaller gördük. Bir çığ gibiydi, yitip giden canların ağırlığı altında kaldık. Bir deprem gibiydi, toplumsal güvenimiz sarsıldı. Bir fırtına gibiydi, ne yapacağımızı bilemedik. Ve en çok da bir yangın gibiydi, ateşi tüm ülkeye yayıldı, hepimizin ciğerine ulaştı..

Bazı çocuklar melek gibiydi ve uçtu gittiler zaten dünya ötesi alemlere. Bazı çocuklar da bize çocuk kavramını sorgulattı. Oysa böyle düşünmemeliydik, baştan aşağı "masumiyet" olmalıydı anlamı. Kirlenmemeliydi, suça bulaşmamalıydı. Bize bu kavramı sorgulatan asıl hata ilk nerede başlamıştı, bunu düşünmekle başlamalıydık.

Zihnimizi ve dahi vicdanımızı teskin etmek için suçu çevrede, sistemde, yönetimde aradık ilkin. Hatta suçu dışarıda aradığımız gibi çözüm yollarını da yine başkalarında, kendimizin dışında aradık. "Eğitimciler" dedik, "aile ortamı" ve biraz da "devlet". Başkalarını suçlamanın konforuna sığınmadan evvel "Peki ya ben?" demeyi hatırlamak gerekirdi halbuki. İyi'ye gitmek istiyorsak ilk adımı belki de biz atmalıydık.

Yangın tüm şiddetiyle ortada dururken, kadim bir yanılgıyla ateşin yine düştüğü yeri yaktığını zannettik. Halbuki acıyı bizzat tecrübe etmemiş olmak, bizi o acının sorumluluğundan azat etmezdi. Kendimizi bu trajik tablonun ne kadar gerisinde görürsek görelim, o dumanın ulaştığı her yer, bizim sorumluluk sahamızdı. Bunca alevler arasında ne yapacağımızı bilemesek ve duman gözlerimizi yaşarttığından geleceğe bile umutla bakamıyor olsak da, bu böyleydi.

Bu noktada ferdi bir heves kırıklığına ve korkuya teslim olmak, aslında en kolay kaçış yoludur. "Kalk ve uyar" demişti Allah (c.c), Nebi'sine (s.a.v). O halde bize de bahanelerin ve çaresizliğin örtülerine bürünmek yakışmaz. Kalkacağız evvela. Sarsılan güvenimizi hangi temellerle yeniden inşa edeceğimizi düşüneceğiz. Zira bireysel bir iç çekilme, bu yangına çare olamayacağı gibi, dumanını bile başımızdan savamayacaktır.

Böylesi bir kaosun orta yerinde 'elimden bir şey gelmiyor' vehmine kapılmak, aslında sorumluluktan kaçmanın bir başka biçimidir. Oysa biliyoruz ki zaman ve zemin kötüleştiğinde, o güne dek insanlık adına her ne yapıyor idiysek, onu daha iyi yapmaktan başka bir çıkış yolumuz yoktur. Celal sıfatının tecellisiyle sarsıldığımız bu süreçte; imtihanın sadece zalimin ve mağdurun değil, aynı zamanda şahidin de omuzlarında olduğunu fark etmek zorundayız. Zira şahit olarak bu tablonun bir parçasıysak, bizim imtihanımız da bu acıyı nasıl yorumladığımız ve kendi hayat sahamızda neyi, nasıl inşa ettiğimizle ilgilidir. Ümitsizliğe kapılıp köşeye çekilmek yerine, her birimizin kendi vazifesini ihsan derecesinde, yani en güzel haliyle yapma gayretine girmesi, dumanı dağıtacak yegane iradedir.

İyi bir anne veya öğretmen olmak için henüz erken olsa da; aileme karşı iyi bir evlat ve bana bir harf öğreten her bir öğretmenime karşı vefalı bir öğrenci olma sorumluluğu bugün ellerimdedir. Milletim için hayırlı bir nefer ve ümmetim için hayırlı bir hadim olmak benim ellerimdedir. Kalemim ise, herkesin birilerini suçladığı bu keşmekeşte evvela kendi nefsimdeki yangını söndürmeye dair bir niyet mektubu yazabilmek için, naçizane yine benim ellerimdedir. Bu kutlu vazifeye icabet eden bir çırak olarak benim bir kova suyum da budur.

'Ey ateş, İbrahim için serin ve esenlik ol!' buyurduğu gibi Rabbimizin; bazı ateşlerin bizi öldürmek için değil, 'oldurmak' için yaratıldığını fark etmeliyiz. Maharet, bir yangının ortasındaysak bile, orayı gül bahçesine çevirmenin imkânsız olmadığına dair o nebevî ihtarı, evvela kendimize ve sonra çevremize hatırlatmaktır. Yangını söndürdükten sonra tarumar olan bahçelerimizi yeniden onarmak, ancak her birimizin kendi tohumunu sadakatle ekmesiyle mümkündür. Zira gül bahçelerine, ancak bu şahsi ve samimi gayretlerin birleşmesiyle ulaşılabilir. Acımız ve ateşimiz; ancak o tohumlar boy verip çiçeğe durduğunda hakiki bir değer ve anlam kazanacaktır.

Bir kova su; karınca misali, işini en güzel şekilde yapma gayretidir. Bu gayretin her damlasını; evvela kendi içimizdeki yangını söndürmeye, sonra da dokunabildiğimiz her gönle serinlik olsun diye dökmemiz icap eder.

Not: Bu yazıyı, bana ateşin karşısında ağlamayı değil de gözyaşlarını bile vazifeli sayarak diktiği çiçeğe can suyu kılmayı ve "Kıyametin koptuğunu görseniz dahi elinizdeki fidanı dikin" diyen Efendimizi (s.a.v) öğreten bütün hocalarıma ithaf ediyorum...


© Habername