MEDENİYET BİZİM KÖYE KATIR SIRTINDA GELİRDİ

Bizim köyde medeniyet ansızın gelmezdi…
Bir düğmeye basınca yanmazdı ışıklar,
bir kamyon yanaşınca dolmazdı raflar.
Bizim köye medeniyet beklenerek gelirdi…
Önce yolu duyulur, sonra sesi gelirdi;
en son kendisi görünürdü…

Bizim köy bir dağ köyüydü.
Toprağı sertti, iklimi inatçıydı.
Meyve yetişmezdi.
Köyümüz tut ağaçlarıyla doluydu ama
meyve denince bildiğimiz sadece tuttu.
Çekirdeksiz tut…
Bizim dünyamızın meyvesi oydu…

O tut kurutulur, pestil olur, pekmez olurdu…
Kışın ortasında bile yazın kokusunu evin içine taşıyan,
sabırla kaynatılmış bir tatlıydı o.
Onun dışında meyve bilmezdik.
Üzüm, armut, elma…
İsimlerini duyardık ama tadını bilmezdik…
Çünkü bizim coğrafya buna izin vermezdi…

Ama dağın öte yanında başka köyler vardı.
Toprağı bağa yatkın, güneşi üzümü seven köyler…
Onların üzümü olurdu, armudu olurdu, elması olurdu.
Ama buğdayları olmazdı.
Ekin, o taşlı yamaçlarda tutunamazdı…

İşte bu yüzden…
Üzüm bizim köye buğday karşılığında gelirdi.
Bu bir ticaret değildi.
Bu, coğrafyanın kurduğu sessiz ve adil bir anlaşmaydı…

SAMAN YÜKLÜ TRAKTÖRDE TAŞINAN HAYATLAR

Köyün tek traktörü vardı.
Kasası saman çuvallarıyla dolu…
Ama asıl yük saman değildi…

O traktör, gerektiğinde ambulanstı…
Sireni yoktu ama duası vardı.
Gerektiğinde okul yoluydu.
Bazen çeyiz niyetiydi,
bazen bir hastanın son ümidi…

Sabah erkenden çıkılırdı köyden.
İlk başta üç-beş kişi binerdik.
Bir baba…
Bir teyze…
Belki bir hasta…

Ama yol uzundu.
Kayalıkların arasından, dar patikalardan,
stabil olmayan taşlı yollardan geçtikçe
traktör kalabalıklaşırdı…

Her köyde biri daha binerdi.
Hastası olan binerdi…
Umudu olan binerdi…
“Şehre varınca bir işimizi görelim” diyen binerdi…

On saat sürerdi yol…
Saatle ölçülmezdi; sabırla ölçülürdü…
Motorun sesi dağlara vurur, geri dönerdi…
O sesle büyürdük biz…

Saman çuvallarının üstünde sallana sallana,
rüzgârı yüzümüzde hissede hissede…
Şehre yaklaştıkça değil,
köyden uzaklaştıkça büyürdük.

BİR KÖYÜN MEDENİYETLE İMTİHANI: BUĞDAY, ÜZÜM, ARMUT, ELMA

Buğday bizde sadece ürün değildi…
Buğday ölçüydü…
Haysiyetti…
Takasın diliydi…

Harman yerinde başlardı hikâyesi…
Düven döner, saman savrulur,
rüzgâr taneyi ayırırdı…
Buğday çuvala konurken titizlik vardı…
Çünkü o çuval,
ileride üzüm olacaktı…
Armut olacaktı…
Elma olacaktı…

Dağ köylerinden gelenler
katır sırtında üzüm getirirdi…
Salkım salkım…
Mor olanı vardı, eli boyayan.
Yeşili vardı, ekşiyle tatlının arasında duran…

Armut geldi mi, elma geldi mi…
Kokusu önce gelirdi.
Isırınca sesi........

© Habername