MİLADİ 2050 YILINDA NEW YORK'TAN MANZARALAR |
( Bir Rüya Bin Hakikat)
1447 Ramazan’ın 24. günü sabah namazından geldikten sonra 23. cüzün mealini dinledim. Acı baharın bu serin seherinde katil ABD ve Akrep İsrail devletlerinin başta İran olmak üzere İslam diyarlarını hedef ayırt etmiksizin biteviye bombalamasını ekranlardan izleyip kahırla dolan gönlümü dindirmek için kanepeye uzanıp mahzun ve çaresiz tefekküre daldım. Dua ve niyazlarımdan sonra elim ' Bye Bye Türkçe' kitabına uzandı. Gözüm onda kulağım Cem Karaca’nın Islak Islak şarkısında iken göz kapaklarım yoruldu. Şarkının nağmeleri ve sözleri gönül semamda saadetli ve hüzünlü çiçekler açtırmaya başladı:“…Sürerim buluttan tarlalarıYağmurlar ekerim göğün göğsüneGüneşte demlerim senin çayınıYüreğimden süzer öyle veririm…”Kalbim böyle bir hâl üzere feleklerde devaran ederken, orucun yorgunluğu, yaşadığım hüznün ağırlığı ile derin bir uykuya dalmışım.Uykumda Nev-York şehrindeydim. Rüyamda güya 30 sene önce gittiğim New York şehrinde, Habernameden kalemdaşlarım olan Kemal Bozkurt, Yavuz Orta ve Mehmet Y. Ulutaş Beylerle birlikteydim.
Takvimler 2050’li yılları gösteriyordu. Ev sahiplerim olan yazar arkadaşlarla Broadway’den aşağı doğru yürüyüp meşhur Times meydanına vardık. Gözlerim aşina olduğum o eski meşhur reklamları aradı fakat yoktu. (Sigara ve araba reklamlarından bahsediyorum.) Onların yerine bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhalarda Türkçe olarak şu reklamlar vardı:
— TOGG ile çağı yakalayın. Sigara yerine nefis Rize çayı için. Aya ışınlanmak, feleklere yolculuk yapmak için biletinizi Türklerin yapay zekâsı olan “TM BZ” (Tayy-i Mekân, Bast-ı Zaman) şubelerinden alın.Başka bir duvarda ise şu yazıyordu:“Bir zamanlar başta İslam dünyası olmak üzere tüm dünyayı bombaları ile kahreden meşhur savaş uçakları B-12’lerin enkazlarını ve hemen yanında Türklerin geliştirdiği, dünyada eşi olmayan insansız savaş uçağı Kızıl Elma Uçaklarının son modellerini 100 TL karşılığı müzemizde görebilirsiniz.”Levhalarda yazılarla birlikte cam bardakta tavşan kanı bir çay, TOGG’un Kapadokya (bej) rengindeki bir SUV modeli ve Kızıl Elma uçağının görenleri şaşkına çeviren fotoğrafları yer alıyordu. Çay reklamının bulunduğu panoda en dipte küçücük harflerle İngilizce olarak şöyle yazıyordu:
Caddede sağıma soluma bakınarak dostlarla biraz daha ilerledik. Dükkânların isimleri dikkatimi çekti. ABD’de yaşayan dostlar bunlara alışmış olacaklar ki bana bakıp gülüyorlardı:Rahat ShoesDilber Giyim FashionsSultan Ahmet LeatherWorld Gezim…Gibi yarısı Türkçe yarısı İngilizce isimler çoğunluktaydı.
Bir de Türkçe “Merkez” lafı iyiden iyiye İngilizce “Center” sözcüğünün yerini almış görünüyordu. Büyük, görkemli binaların üzerinde ve göğe yansıtılan ışıklarıyla semada Türkçe olarak alışveriş merkezlerinin adları yazılıydı:
Car MerkeziFlower MerkeziFurniture MerkeziHair Merkezi…Merkezi de merkezi… Amerika’da her yanı bir “merkez” lafı kaplamış gidiyordu.Anlaşılan Amerika’da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuştu.
KESER DÖNMÜŞ, SAP DÖNMÜŞTÜ
Acaba niye? Yoksa İngilizce kullananlarda bir aşağılık duygusu mu oluşmuştu?Nasıl olur? Daha yüzyıl önce büyük bir devlet olan Amerika’ya, onun da kökenini oluşturan imparatorluk İngiltere’sine nasıl aşağılık duygusu gelebilirdi?
Böyle düşüncelerle dolaşıp dururken yorulmuşuz. Üstünde “Jimmy’s Kahvehanesi” yazılı, şemsiyeli masaları sokağa taşmış sakin bir yer gördük. Gidip bir masaya oturduk. Gelen görevli Türk olduğumuzu öğrenince arsız arsız sırıttı. Bir iki kelime Türkçe bildiğini gösterme çabasına girişti:
— Kola yok. İthal malı soğuk bir Susurluk marka ayran getireyim mi? Dedi.
Ayranlarımızı içip dinlenirken yandaki masalar dolmaya başladı. Pek yer kalmamıştı. Tam o sırada genççe, iyi giyinmiş, efendi görünüşlü, belli ki onurunu yitirmemiş biri masamıza yanaştı:
— Affedersiniz, yer kalmamış. Buraya oturabilir miyim?
— Hay hay, buyurun, dedik.
Oturdu. Kahvesi gelirken havadan sudan konuşmaya başladık.İrlanda asıllıymış. Anası babası, kendisi okul çağındayken Amerika’ya göç etmişler. Okuyup doktor olmuş.Bilimden, tıptan, sonra da edebiyattan epey sohbet ettik. En sevdiği yazar, 1970’lerde güzel sahne oyunları yazmış olan İrlandalı Brian Friel imiş.
Onun Translations adlı oyunundan bahsetti. İngilizlerin İrlanda’yı işgal ettiği zaman yaptıklarını temsil ediyormuş. Özellikle İngilizlerin İrlandalıları, İngilizceden çok daha eski ve zengin bir dil olan Gaelik’i yok edip yerine İngilizceyi ikame ederek İrlanda’yı sonsuza dek boyundurukları altında tutmak istemelerini anlatıyormuş. O ara lafa ben karıştım:— Özür dilerim ama bir şey soracağım. Buraların yabancısıyım. Gelince dikkatimi çekti. ABD’de dükkân levhaları, dergi adları falan hep Türkçe olmuş; Amerikan dilinde birçok Türkçe sözcük kullanılıyor. Kırk yıl önce de gelmiştim. O zaman hiç böyle bir şey yoktu. Bu nasıl oldu? Amerika’ya ne olmuş böyle? Biraz durdu. Yüzünü hüzünlü bir ifade kapladı.— Ah sormayın, dedi. İrlanda’nın 150 yıl önce başına gelen şimdi de Amerika’nın başına gelmeye başladı. Şu farkla ki bu sefer Türkler başrolde…
Biliyorsunuz, 21. yüzyılın başlarında Bağımsız Türk Devletleri Topluluğu dünyada büyük bir iktisadi güç oluşturdular. Kendi zengin hammadde ve petrol kaynaklarına sahip çıktılar. Yetiştirdikleri çalışkan ve atılgan gençlik; kendi diline, tarihine ve derin Asya kültürüne sarılıp ondan aldıkları manevi güçle bilim ve teknikte de çok ileri gittiler. Yaptıkları İHA’lar, SİHA’lar, insansız savaş uçakları ve en önemlisi geliştirdikleri yapay zekâları (Tayy-i Mekân, Bast-ı Zaman) ile öyle ilerlediler ki tüm dünya onların hayranı ve müşterisi oldu.En önemlisi Türkler bu güçlerini tüm dünyaya, tekmil Âdemoğullarına adalet, merhamet ve barış getirmek için kullandılar ve bunda da başarılı oldular.
Çeşitli Asya, Orta Doğu ve Güney Amerika ülkeleri ile sıkı sınai ve ticari ilişkiler, yeni gümrük birlikleri kurdular. Onlar zenginleştikçe Avrupa ve Amerika gerilemeye devam etti.Biliyorsunuz, zaten 20. yüzyılın sonlarına doğru bu Batı ülkeleri iyice bunalıma girmişti. Toplum hayatı, iş ahlakı ve insan ilişkileri kalmamıştı. Zaten hep başkalarının hammadde kaynakları ve tüketim pazarlarıyla ayakta duruyorlardı. Eğitim düzenleri ve gençlikleri de bozulmuştu. Türk elleri zenginleştikçe, haysiyetlerine sahip çıktıkça dünyadaki itibarları arttı. Her ülkede bol bol Türk TV dizileri ve Türk filmleri seyredilmeye, her yanda avaz avaz Türk müziği duyulmaya başlandı.
Türkler Batı’dan öğrencilere burs vermeye, kendi evrenkentlerinde okutmaya başladılar. Bunu yaparken öğrencilerin Türkçe öğrenmesini şart koşuyorlardı…— Evet, dedim.
İrlandalı dostumuz (adı Collin’miş) önündeki Türk kahvesinden bir yudum içti. Bir süre sustuk.— Buraya kadar iyi, dedi. Bundan sonrası acıklı…İrlanda’nın başına gelen bu sefer Amerika’nın ve tüm dünyanın başına gelmeye başladı.— Nasıl olur? dedim. Türkler Amerika’yı işgal etmedi ki…— Aa! dedi. İşte onun için daha da tehlikelisi oldu. Merakla yüzüne baktım. Görevliden bir su istedikten sonra anlatmaya devam etti:— Türkler önce Amerika’da azınlık için bütün derslerin Türkçe olarak öğretildiği Türk okulları açtılar. Fakat az sonra Amerikalı veliler de çocuklarını bu okullara göndermeye özendiler. Bu pahalı Türk okullarına gidenler adeta ayrı bir kültüre sahip, kendilerini imtiyazlı gören bir sınıf oluşturdular.Üstelik bu okullardan mezun olan çocuklar başta aileleri olmak üzere tüm topluma yararlı oluyorlardı. Çalışkan ve üst düzey bilgiye sahip olan bu çocuklar üstelik çok ahlaklı oluyorlardı…Tüm bunlar ABD okullarında eğitim dilinin Türkçeye dönüşmesini sağladı. Millî Amerikan okulları Türk misyoner okullarına benzemeye başladı.Burada Collin’in sözünü kestim:— Ne olacak? Amerikan çocukları böylece Türkçeyi daha iyi öğrenmiş olur.Collin öfkelendi:— Öyle şey olur mu? Yabancı dil öğretmenin böyle bir yöntemi yoktur. Çocuk aynı anda zaten zor olan fiziği mi öğrensin, Türkçeyi mi? İkisini de öğrenemez; sadece ezberci olur. Kendi dilinde düşünemeyen, kendi dil ve kültürünün değersiz olduğu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik ve haysiyet duyguları nasıl gelişebilir?— Doğru diyorsunuz, dedim. Zaten birkaç sömürge hariç böyle bir eğitim düzeni ya da yabancı dil öğretme yöntemi hiçbir aklı başında ülkede yoktur. Ama öyle birkaç acayip okuldan ne çıkar…
Evet, böyle bir rüya var. Yalnız bu rüya benim rüyam değil. Merhum Oktay Sinanoğlu’nun Bye Bye Türkçe adlı kitabının girişinde yazdığı rüyası bu.
(Oktay Sinanoğlu, 28 yaşında Yale University’nde profesör olmuştur. “dünyanın en genç profesörü” unvanını kazanmıştır. “ “Türk Einstein’ı” lakabı kendisine aittir. Merhum, Türkçe ve millî kimlik konusundaki hassasiyetiyle de bilinir.)
Ben o rüyaya birkaç çağdaş bilgi ve yaklaşım ekledim.
Not 1: Ruhu şad olsun.
Not 2: Ne ilginç değil mi; elimdeki Bye Bye Türkçe kitabının arka sayfasında kitapla ilgili olumlu görüş bildiren yazarlarla, siyasi ve sosyolojik konularda ayrı düşünmemize rağmen, dil ve kültür konusunda merhumun görüşleri bizleri bir araya getirmiş.