FERAĞ-EMANET
Adam o sabah tapu müdürlüğündedir. Elinde sıra numarası, yanında çocukları.
Taksitlerini yıllarca ödediği, depremde sıvası çatlayınca kendi eliyle onardığı evi, sağlığında çocuklarına eşit hisselerle devredecektir.
Sıra gelir. Memur resmî senedi okur: il, ilçe, ada, parsel, metrekare. Sonra gözlüğünün üstünden bakıp eski usulle sorar:
“Ferağ veriyor musunuz?”
İmza bir dakika sürmez. Yılların tapusu iki kelimeyle el değiştirir.
Dışarı çıktığında elleri boştur ama omuzları hafiftir. Ne kadar ağır taşıdığını ancak bırakınca anlar.
Merdivenleri inerken aklına bir şey takılır. Bir gün aynı devir yeniden yapılacaktır; ev de, beden de, ömür de asıl sahibine dönecektir. O gün kimse “Veriyor musunuz?” diye sormayacaktır. Sorulacak olan başka bir şeydir:
Kur’an emaneti bir sahneyle anlatır: “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir.” (Ahzâb 33/72)
Dağların korktuğu yükü insan omuzladı. Sonra ne taşıdığını unuttu.
İlk sabahın duasında insan “çok zalim, çok nankör” diye anılmıştı. Artçıların ortasında kendi ağzımızla söyledik: Gün geçtikçe daha zalim olduk. Bu âyet bir sıfat daha ekler: bilgisiz. Emaneti taşıyıp ne taşıdığını bilmemek.
Elimizde ne varsa emanettir: ev, beden, vakit, şehir, evlat. Tapuda adımız sahip diye yazar; asıl defterde ise yalnızca emanetçiyiz.
Fıkıh emanetçinin hükmünü kısa koyar: Elindeki emanet kendi kusuru olmadan telef olursa ödemez. Ama ona........
