EĞİLEN HÂLLER

Ferhanca · Gönle Düşenler

Nice duamızda tekrarlarız o cümleyi: “Allah'ım, bizi Peygamberimizle cennette komşu eyle.” Camide, seccadede, bir cenaze namazının ardından, bir mevlidin sonunda — dilimizden hiç düşmez bu istek. Sevgimiz o kadar büyüktür ki, dünyada kavuşamadığımız o beraberliği, ahirette istiyoruz.

İstek güzel değil mi?

Oysa Ravza'da, mübarek kabrin başında bir an durabilmek bile çoğumuza nasip olmuyor. Nasip olanlar için de artık bir karekod var, bir sıra, bir izin saati. En yakın olması gereken yerde bile aracılara muhtacız. Sanki dilekle, temenniyle, sadece söylemekle gerçekleşecekmiş gibi bekleriz.

Ama bu hâlimize yansıyor mu? Hadi beraber bakalım.

Rabîa b. Ka'b el-Eslemî (r.a.) anlatıyor:

“Ben Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte geceler, ona abdest suyunu ve ihtiyacı olan şeyleri getirirdim. Bir gün bana: ‘Benden bir şey iste!’ buyurdu. Ben de: ‘Cennette seninle beraber olmayı isterim’ dedim. Efendimiz (s.a.v.): ‘Başka bir şey olamaz mı?’ buyurdu. Ben: ‘İsteğim ancak budur!’ dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: ‘Öyleyse çokça secde ederek kendi aleyhine (nefsine karşı) bana yardımcı ol!’”

Müslim, Salât, 226; Ebû Dâvûd, Salât, 329; Nesâî, İftitâh, 152

Rebîa'nın sorduğu, bizim her gün dilimizde tekrarladığımız aynı istekti. Ve aldığı cevap, bizim de cevabımız aslında.

Koca bir formül değil. Uzun bir amel listesi değil. Bir karekod, bir sıra, bir uçak bileti gerektirmeyen tek bir hareket: secde.

Peki neden secde? Rebîa büyük bir şey istedi bir insanın isteyebileceği en büyüğünü. Efendimiz (sav) ona ne bir dua öğretti, ne bir zikir sayısı verdi, ne uzun bir ibadet listesi çıkardı. Tek kelimeyle cevap verdi: secde.

Bunu anlamak için........

© Habername