EFELENELİM Mİ BİRAZ? Ama Bu Kez Kendimize
Bir akşam, ekranın karşısına oturuyoruz. Doksan dakika, sonra uzatmalar. Bir topun peşinde koşan yirmi iki kişiyi izlerken, saatlerimiz de elimizden akıp gidiyor. Durup sormuyoruz: bu saatler nereye gitti?
Maç bitiyor. Işıklar sönmüyor, mutfağa taşınıyor; vakit bir yerde biter, başka bir yerde aynı gafletle devam eder.
Sofrayı kuruyoruz. Mangal dumanı, dolu tabaklar, doymuş mideler, yaz tatili planları. Sofra dağılmadan önce elimizi kaldırıyoruz: “Allahım, Gazze'ye yardım et. Doğu Türkistan'a yardım et. Bütün mazlumlara yardım et.”
Bu dua haktır, hiç terk etmeyeceğiz. Ama itiraf edelim: bu cümle bizde çoğu zaman bir başlangıç değil, bir kapanış oluyor. Arkasında bir infak, bir karar, öfkenin eyleme dönüşmesi yok. Söyleyince rahatlıyoruz, sanki sorumluluk üzerimizden alınmış gibi. Mâûn suresinin çok önceden tarif ettiği hâl bu: ritüeli yapıp özünü kaybetmek.
Rahmetli hocamız demişti: “Müslüman efe olur.” Efe, ödünç almadan duran adamdır; kendi ağırlığıyla ayakta kalır.
Peki biz, sofradan çıkıp meydana adım attığımızda, hâlâ o efe miyiz? Yoksa meydanda başka bir yüz mü takınıyoruz? Üç sahneye bakalım, sonra adını koyarız.
Bir kıtanın yarası kanarken bayrak asıyoruz, tezahürat ediyoruz; ışıklar sönünce yara yerinde kalıyor, sadece bir pazarlama alanı açılmış oluyor. Genç bir yüzü bir kimliğin sembolü yapıyoruz; bu, emeği........
