Sezar Yasası
Öyle zaman olur ki dünyanın en yakıcı gerçeği, bazen binlerce sayfalık hukuk metinlerine değil, bir adamın kare objektifinden çıkan hayret veya dağıtım verici bir fotoğrafa sığar. “Sezar yasası” dediğimiz, ABD'nin 2020 yılından bu yana Suriye despot kavram rejimine karşı uygulamaya koyduğu devasa yaptırımlar duvarının adıdır. (Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası) Bu yasa, benim bir imparatordan değil; Suriye'nin karanlık zindanlarında korunmasıyla katledilen binlerce tutukluya ait elli beş bin fotoğrafı, temizliğinin temizliğini sızdıran “Sezar (Caesar)” kodlu bir askeri polisten almıştır. Bu isim hareketleri arasında sıradan bir insanın, vicdanını kuşandığında koca bir Kahramanlığın imparatorluğunun nasıl sarsılabileceğinin nişanesi gibidir.
Ancak olaydaki bir politik/ekonomik yaptırımların açıklamasını açıklamak değildir; Sezar'ın çağrışım tutmasıyla değerli parayı taşımayı planladığım şey, kişisel irade ve vicdani sorgulamanın para ve ferdi nasıl uzatılabileceği mevcuttur. O fotoğraf karelerindeki donuk gözlerin ve hayvanların bile yaşamakta zorlandığı, korkunç mekanların doğrudan ruhumuza yöneldiği sarsıcı sorudur: Toplumsal çürümüşlük nerede başlar, nerede uzanır ve neyle biter? Kişilerin şahsi iradeleri ile alacakları kararları öncelikle kendilerine aittir, daha sonra tabaka tabaka zenginliğine sahip olma potansiyeli üzerinde durulmaya değer bir inançtır. Tabii ki çürümüşlüğün boyutlarını gösteren, sosyal medya ile yerel veya küresel çapta sarsan yığınla görsel var; ancak konuyu çok fazla genişletip sizi yormaktan imtina uyguladım…
Tarihin farklı devirlerinde toplumun temel direklerini sarsan kokuşmuşluk halleri, yalnızca bir yönetim zafiyeti değil, topyekûn bir ahlaki çöküşün habercisi olagelmiş ve tarih sahnesi, bu haller yüzünden çöken ve yok olan çok sayıda milletin ve devletin şahidi olmuştur. Bugün birçok toplumda rüşvet ve yolsuzluk sıradanlaşırken; haksızlık ve sömürücüler, güçsüzü ezmek üzerine kurulu hale geldi. Çağdaş tüketim çılgınlığı ve dizginlenemeyen israf ile ruhlardaki boşluklara doldurulmaya çalışılıyor, bu tabloya sapkın bölümler ve parçaların parçalara ayrılması eklenince oluşan manevi/ahlaki bölümler ile toplumlar sonuçta makus talihine iyiden iyiye yaklaşıyor. Bu çürüme, içinde yaşamın çağdaş medeniyetinin kendi elleriyle hazırladığı hazin sonun somut kilometrelerce kalıntılardır…
Çürümüşlük; Filistin'de ibadet özgürlüğü, korkunç bir takip düzeni altında ezilirken veya “Gazzeli olmak” suçuyla ölüm hak edilmiş görülüp katledilen üç yıllık “ruhumun ruhu Jan” için sergilenen o küresellikle iyiden iyiye görünmüştür. Yahut Doğu Türkistan'da bir medeniyet toplama kamplarına hapsedilirken, Myanmar'da masumların feryadı nehir sularına karışırken ya da dünyadaki Müslüman beş bin yılda yaşadığı Hindistan'da kendi yaşadığında “yabancı” sayılıp “insanlık onuru” parçalanırken sırıtan o sinsi kanıksamayla… Unutmamalı ki zulüm, sadece zalimin kudretinden değil; daha çok “hak taraftarı” olduğunu iddia eden fertlerin ve halkların, kendi konfor alanlarında gamsızca yaşamaya devam etmesinden beslendi!
Bugün basit sosyal oran kaybın fütursuzca çiğnenmesinin “genel bozulma” ya etkisi küçümseniyor ama eksik damlaya damlaya gölleneceği durum ve millet olarak görülemiyor. Mesela araba kurslarımızda gençlerimize motor dersleri ve sınav ile ehliyet veriyoruz… Oysa bize acilen, güvenli yaşamanın asıl ücretleri olan “ahlak ve güvenlik anlayışı” istiyoruz! Kurslara teknik dersler yerine “trafik ahlakı” ve ileri sürüş teknikleri dersi konulsa; bu, sadece hayatın değil toplumun toplumunda kurtaracak değerli bir adım olur. Kırmızı ışıkta beklemeyi bir zaman kaybı değil, bir “hak teslimi” olarak kabul etmeyen nesillerin; evrensel adaletsizliklere karşı da aynı bencillik bariyerinin çarpılacağını görmek zor değil... Zaten görüyorsunuz da! Direksiyon başındaki nezaket, “fıtrata dayalı temellere yöneliş” in ilk hızları gibidir.
Bir yanda açlıktan ölen çocuklar, diğer yanda çöpe giden tonlarca ekmek… Bu dengesizlik, aslen ruhlardaki çürümüşlüğün emaresi değil midir? “Sıfır Atık” gibi iyi uygulama örnekleri, sadece çevreci birer trend değil; Kritik zamanlarda insanlığın onurunu kurtaracak, genel ve kalbin yerleşmesi gereken makul projelerdir. İsraf ve lükse karşı atılan bireysel adımı, aslında küresel sömürüye vurulan büyük bir darbedir. İsrafın bir Acı çeşidi olduğunu görmek ve göstermek müfredatların temel dinamiklerinden biri olmalıdır.
Örneğin, düğme dükkânı açan bir esnafın daha ilkokul sıralarındayken dürüstlüğü, hak yememeyi, vergi ödemenin vatani bir görev olduğunu ve hijyenin bir “kul hakkı” olduğu bilincini kuşanmasını “ulusal beka savunması”nın bir parçası olarak algılıyorum.
İçin doğduğumuz bu “kokuşma çağı”nda bize acilen “fıtratınrestorasyonu” gerekiyor. Sosyal medyadan saçılan zulme, ahlaksızlığa, adaletsizliğe, haksızlığa, kepazeliğe ve sapkınlığa dair o korkunç görüntüler bize felaketin durumunu gösteriyor. Bu olumsuzluklar çoğu kez kamu görevini görenler, sanatçılar, sporcular, fenomenler, ünlülerin magazin halleri olarak yansıyor olsa da sıradan halkta da derece derece kokuşma manzaraları yaygın olarak görülebiliyor. Ancak “iyilik ve hak taraftarları” olarak bizlerin de verdiği, bu karelere bakıp ürperen kalplerimizle yeni bir “ahlaki savunma hattı” inşa etmek değil midir?
“Toplumsal iyileşme” küçük tavizler ve vazgeçmeler ile elde edilebilecek bir sonuç değil; “kararlı (iradi) anayasal tercihler” sonuçta ortaya çıkan bir atmosferdir. “Bir kişi”, yerinde ve etkili bir şekilde konuştuğunda sistemi sarsabilir. Bir yönetici sorumluluk biriminin toplumun veya içinde yer aldığı gençlik onurlu bir çizgiye kalan! Toplumun bütünü, fıtratındaki o gündelik “hak kodları” na dönmeye azmettiğinde ise orta ve uzun ömürlülük değişimi zulme ve pespayeliğe ne yer kalır ne de mecra…
Suriyeli Sezar bize bunu insana başarır: Kuşkusuz korku barındırır; lakin ilahi ikramlara kapı aralayan yegâne anahtarı, “irade ve kararlılık”tır. Çocuklarımıza teknik başarıdan önce “hakikati söyleyebilme” ve “Ahlâkînin savunma cesareti”ni aşılamadır. İyilik adına iradesiyle alınan karar, vicdan muhasebesinde sizi “Galipler sınıfı”na çıkar ve siz gerçek anlamda “Kazanırsınız!” Eğer bir çocuk, okul sırasında haksızlığa uğrayan arkadaş için sesi yükseltebiliyorsa; Arakan için, Filistin için, Uygur Türkleri için ve hatta Lübnan'da kilisede öldürülen Hıristiyan çocuklar için de bir umut kaçış olarak içeri girebilecektir.
Sezar'ın fotoğraflarındaki o sessiz çığlığa, kendi hayatlarımızda yüksek sesli bir ahlakla cevap verebiliyoruz?.. Çünkü dünya sadece kötülerin gürültüsüyle değil, “iyilerin sessizliği” ile yıkılıyor; Parçada çürüyen bir binanın yapısı bir gürültüyle çökmesi gibi! İyilerin, iyilik hâkim olsun diye “birlikte hareket etmesi”; toplumsal kurtuluşa zemin hazırlıyor gibi, ferdi de onurlu bir sona hazırlar. Bu konuda büyük şair Necip Fazıl'ın dizeleri ne güzeldir:
“Fertle toplum arası kalkacak artık güreş,
Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek.”
Ruh dünyamızda karşılık bulmasını dilerim…
Sen iyi niyeti kuşanıp iradenle gerçekten istersen, huzurla karşılanacağın bir sonu hak edersin!
