Peygamber Spinoza |
-Modern Zihnin Meşruiyet Arayışı ve Entelektüel Vitrin Dindarlığı-
“Hakikat, başkalarının onayına sunulmak için değil; yaşanmak ve şahit olmak için vardır.”
Günümüzde zihinlere onaylatılmak ve benimsetilmek istenen bir din anlayışı; filmler, diziler, reality şovlar ve sosyal medya aracılığıyla yaygınlaşıyor… Güncel dinî ya da dine dayalı sosyaltartışmaların dili ve referansları dikkatle incelendiğinde, yüzeyde “entelektüel bir zenginlik” gibi görünen şeyin altında daha derin bir psikolojik hâl belirginleşiyor: “Batılı zihin tarafından ciddiye alınma beklentisi!”
Ahlâk, adalet, özgürlük ve insan onuru konuşulurken; bu kavramların İslam’daki asli kaynağı olan Kur’an ve Peygamberî örneklik çoğu zaman geri plana itiliyor. Bunun yerine Spinoza, Aristoteles, Platon, Kant ve Descartes gibi Batılı filozoflar merkeze alınıyor. Bu durumu basit bir “felsefe sevgisi”yle açıklamaya çalışmak safdillik olur… Burada asıl mesele, dinin hakikatini modern dünyanın meşruiyet ölçütleriyle onaylatma çabasıdır. Zira çağımızda akademik, medyatik ve sosyal alanlarda “makbul söz”; vahye yaslanan değil, akademik, seküler ve Batı referanslı olandır.
Fikrin ve dinî derinliğin geri planda kaldığı bu puslu atmosferde; bazı akademisyen ve entelektüeller başta olmak üzere kimi Müslüman zihinler, farkında olarak ya da olmayarak, “Eğer Kant’tan, Spinoza’dan, Aristoteles’ten söz etmezsek söylediklerimiz ciddiye alınmaz.” şeklinde bir içsel kaygı taşımaktadır. Hatta zaman zaman, çelişkiye düştüklerinin farkına bile varmadan Konfüçyüs, Buda ve Sun Tzu gibi Uzak Doğu bilgeleriyle cümlelerini süslemektedirler. Oysa bu bilgelik geleneklerinde hakikat, dış dünyadan ziyade insanın iç âleminde aranır; bilgi yaşanarak doğrulanır, akıl tek başına yeterli görülmez, kalp ve sezgi ön plana çıkar. Bu geleneklerde bilgelik, güç değil olgunluk ve merhamet üretir.
Bu psikoloji, yansıtılmaya çalışıldığı gibi bir özgüven göstergesi de değildir. Aksine İslam medeniyet tarihinden bîhaber, kendi öz kültürel kaynaklarından kopuk bir eziklik hâline işaret eder. Kendi medeniyet dayanakları ve kavramsal referanslarıyla konuşamama durumu… Bu hâl, dini savunurken, dine dair tartışmalar yürütürken ya da dinin sosyal hayata ilişkin mesajını aktarırken; başkalarının kavramlarına sığınarak dolaşıma giren bozuk bir zihinsel kod gibidir.
Ne yazık ki bu zihniyet, farkında olmadan İslam’ı hakikat olduğu için değil; Batılı zihin tarafından anlaşılabilir ve kabul edilebilir olduğu ölçüde değerli görmeye meyilli hâle gelmiştir. Meselenin, felsefî referanslarla konuşmaktan ziyade; İslam’ın hayatın bütünü içindeki yanlış konumlandırılması ile ilgili olduğu görülmelidir.
İslam düşüncesinde Kur’an ve Sünnet, birbirinden ve hayattan koparılamaz. Kur’an, Peygamber’i yalnızca vahyi tebliğ eden bir elçi olarak değil; vahyin nasıl yaşanacağını gösteren canlı bir örnek olarak sunar:
“Andolsun ki Allah’ın rızasını ve ahiret gününün saadetini umanlar ve Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın Resûlü’nde size pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21)
Hz. Âişe’nin ifadesiyle: “Onun ahlâkı........