İSLAM'IN DEVLETLEŞME SÜRECİ VE MODERN DÜNYANIN UNUTTURMAK İSTEDİKLERİ
Tüm hazırlık aşamalarının ardından artık son asırda dünya genelinde tamamen hakimiyetini kuran ve perçinleyen yeni dünya düzeninin sermayedarları/sahipleri, her toplumda uyguladıkları gibi Müslümanları da belli bir kalıba oturtup şekil vermenin derdindeler. Hatta en çok da Müslümanları diyebiliriz. Zira bu küresel sömürü düzeni karşısındaki en sağlam yegane gücün, İslam'ın hakkı ve adaleti merkeze alan evrensel mesajı olduğunu pekala çok iyi bilmekteler. Bundan dolayıdır ki, yok edebildikleri kadar Müslümanı yok ettiler. Kalanlarını da suya sabuna dokunmayan, etkisiz, tepkisiz, pasif, silik veya teslim alınmış birer şahsiyet olarak kurgulamaya kalkıştılar. Bu tarifeyi öyle güzel sattılar ki, kendine Müslüman diyen kimseler bile bu paketi tümüyle satın alıp, bizzat sahiplenir oldu.
Oysa Hz. Muhammed sav’e, 609 senesinde Peygamberlik görevi gönderilmesinin ardından müşrikler tarafından Kendisine, kademeli olarak önce alay etme/hafife alma, sonra karalama, daha sonra yolundan çevirme en nihayetinde ise saldırı evreleri başlatıldı. O sav ise, bildiği yoldan ne milim şaşdı ne de geri döndü.
En başta deli divane diyerek, daha önce El Emin dedikleri bu güzeller güzeli Mübarek Şahsiyete, itibar suikastı gerçekleştirmek istediler. Baktılar olmuyor, söyledikleri-anlattıkları akılları, kalpleri ve ruhları fethediyor. Sonra şair, büyücü demeye başladılar. Bu da fayda etmeyince Allah Resulü sav'in en sevdiği amcası Ebu Talip de dahil olmak üzere Mekke'nin ileri gelenlerini gönderip mal, mülk, makam ve hatta kadın teklifleriyle yolundan döndürmeye çalıştılar. El cevap:
"Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine de davamdan vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hakim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm."
Sonrası malum. Müminlerin şehadetlerine kadar varacak zulümler ve işkenceler...
Mekkeli müşrikler, Allah Resulü sav'in şahsi olarak neye, nasıl inandığından çok, "KALK" ve "UYAR" emri gereği, çevresine, içinde bulunduğu topluma yönelik kökten dönüştürücü yepyeni bir mesaj ve taleplerle geldiği için Hz Peygamberi sav, ve etrafında kenetlenen bir avuç Mümini hedef tahtasına oturtuyordu. Kaldı ki, Muhammed as, nübüvvetten önce Kendisine El Emin denilen dönemlerinde bile, çevresindekilerin taptıkları şeylere tapmıyordu. Mekkeli müşrikler yukarıdaki teklifleri getirirken en çok öfkelendikleri hususlar, atalarının kafir ilan edilmesi, taptıkları putlarına saygısızlık edilmesi ve kendilerine akılsız imasında bulunulması ve elbette böylesine bir düzende tüm köşe başlarını kapmış imtiyaz sahiplerinin toplum içindeki çıkar-menfaat çarklarının bozulacak olmasıydı.
Bu doğrultuda, aşağılamalar, işkenceler ve zulümler her geçen gün katlana katlana büyüdü. 614 ve 615 senelerine gelindiğinde caniliğin boyutları katlanılamaz bir hale gelmişti ve artık bir şeyler yapılmalıydı. Bu amaçla Habeşistan'a (Etiyopya), bir sene arayla iki sahabe kafilesi hicret etti. İlk kafile 15, ikinci kafile 101 (ya da 103) kişiden oluşuyordu. İçlerinde Osman ra, Cafer ra, Musab bin Umeyr ra gibi isimler de vardı.
Habeşistan, gelişi güzel bir tercih değildi. Bu bölgenin seçiminde önemli iki faktör vardı. İlki Allah Resulü sav'in ataları uzun süredir bu bölgede yakinen ticari ilişkiler içerisindeydi. Yine Mekke, Habeşli tüccarlar için en kaliteli deri tabakalarını meydana getiren bir merkezdir. Dolayısıyla, Habeşli bazı yetkililer tanınıyor ve coğrafya biliniyordu. İkinci ve en önemli unsur ise, adaletiyle nam salmış Habeşistan'ın teslise inanmayan Hristiyan Kralı Necaşi'nin bizzat kendisiydi. Allah Resulü sav Necaşi'nin kendisine sığınan bu Sahabeler’e sahip çıkacağından, Mekkeli müşriklere teslim etmeyeceğinden hiç şüphesi yoktu. Peygamber sav, bu düşünce ve niyetle kendisine bir mektup göndermiş. Kralı, Hak Yol'a çağırırken, kendisine sığınan başta amca çocuğu Cafer ra olmak üzere tüm Sahabeler’e sahip çıkmasını ve konuksever bir şekilde ağırlamasını istemiştir. Peygamber sav ve Necaşi sonraları bir kaç kez daha mektuplaşmışlardır. Kendisi Müslüman olmuştur. Kendisi gibi halkından bazıları da muhacir müminler sayesinde kitleler halinde Müslüman olmuş ve Allah Resulü sav'i ziyaret için sıklıkla deniz seferleri düzenlemeye başlamışlardır. Hatta bu ziyareti gerçekleştirenlerden biri de Kral Necaşi'nin oğludur. Hz Peygamber sav, Necaşi'nin Müslüman olduğunu oğlunun getirdiği mektupla öğrenmiş ve Necaşi'nin vefatının ardından bizzat gıyabi cenaze namazı kıldırmıştır. Ayrıca Hz Cafer'in hanımı Esma (r.anha), Necaşi'nin oğlunun süt annesi de olmuştur.
Daha detaylandırmak mümkün fakat, Habeşistan Hicreti ile alakalı bölüm bu kadar kafidir sanırım. Şimdi gelelim asıl meseleye ve asıl soruya...
Habeşistan ve Necaşi ile arada böylesine bir bağ kurulmuşken, gerek Hz. Muhammed sav'in gerekse de hicret etmiş Sahabelerin rahatlıkla bireysel ibadetlerini yerine getirme imkanları varken, Allah Resulü sav neden Habeşistan'a gitmemiştir de Yesrib'e (Medine'ye) yeni ve çok zorlu bir Hicret gerçekleştirmiştir?
1) Habeşistan, farklı bir dile ve farklı bir kültüre sahipti. Dolayısıyla İslam'ın gelişip yayılması, daha zor olabilirdi.
2) Habeşistan, iç çatışmaların sıklıkla yaşandığı ve dolayısıyla kırılma faylarının fazla olduğu bir ülkeydi.
3) İyi bir Hristiyan olan Necaşi her ne kadar putperest Mekkelilere karşı İslamiyet'e ve Müslümanlara sıcak baksa da, yine ülke geneline hakim Hristiyan toplum yapısı O'nun kadar İslamiyet'e sıcak bakmayabilirdi. Koca devletin bir anda dönüşümü kolay olamayacağı gibi, kısa vadede Necaşi'nin rakiplerine fırsat da doğurabilirdi.
4) Tüm bu maddeler ışığında, Necaşi Müslümanlarakucak açabilir ve barınmalarını sağlayabilirdi fakat ülkenin tapusunu Allah Resulü'nün hizmetine veremezdi. İslam ise sığıntılığı kabul edemezdi. Zira İslam, bizzat kendi ocak-yurt kuran, mazlumlara kol-kanat geren bir yapının adıydı. Yani bu yapının bizzat tapusu Allah'a ve Peygamberi sav'e ait olmalıydı. Çünkü İslam'ın evrensel mesajı, ancak böyle bir ortamda yükselebilirdi. Tam da bundan dolayı, Allah Resulü sav hicretini Yesrib'e yani Medine'ye gerçekleştirecekti.
Aslında Peygamber sav, Yesrib'den önce Taifliler’in kapısını çalmış, beklediği desteği görmek şöyle dursun taşlanarak, Mübarek yüzü kanlar içinde şehirden uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Zaten Mekke'nin Fethi'nden sonra gerçekleşecek olan Taif'in Fethi'ni (kuşatmasını) da içine alan Huneyn Zaferi (630), Mekke'nin aksine çok zor ve çok çetin gerçekleşmiştir. Üstelik diğer........
