menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

RAMAZAN GELİYOR: SOFRALAR DOYUYOR, RUHLAR AÇ KALIYOR

8 5
15.02.2026

Aç kalıyoruz… ama gerçekten neyi bırakıyoruz?

Ramazan yaklaşıyor; sokaklar aydınlanıyor, sofralar büyüyor, alışveriş listeleri hazırlanıyor. Her yerde bir hareket, bir telaş, bir hazırlık var. Seslendirilmeyen bir soru dolaşıyor aramızda: Ramazan geliyor ve biz gerçekten Ramazan'a yaraşır bir ruh iklimine mi teslim olacağız, yoksa sadece bir ay boyunca yeme içme alışkanlıklarımız mı değişecek?

İslam, yeryüzündeki tek evrensel çağrıdır. Yüce kitabımız Kur'an ne diyor: "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya, 107). Âlemlere — sadece Müslümanlara değil, bütün insanlığa.

Hz. Peygamber, Yahudi komşusu hastalandığında ziyaretine giden insandır. Kur'an, "Bir topluma olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sevk etmesin" diyen kitaptır (Maide, 8). Ramazan sonunda verdiğin fitreyi Hristiyan komşuna da verebilirsin. Zekâtın bir kalemi zaten gayrimüslimler için ayrılmıştır. Bu din, rahmetin sınır tanımadığı, adaletin düşmanı bile kapsadığı, kardeşliğin kan bağıyla değil insanlıkla kurulduğu bir inanç sistemidir.

Ama işte tam da bu büyüklük, kaybın acısını da derinleştiriyor.

Çünkü bugün İslam dünyasında yaşanan tehlike, dinin kendisinin değil, dinin etrafına sarılmış ticari ve batıl ambalajın büyümesidir. Özellikle Ramazan ayında…

Ramazan gelince ekranlara çıkan, "bir lokma bir hırka" edebiyatı yapıp bölüm başına astronomik ücretler alan, gözyaşları reytinge göre akan ekran vaizlerini nereye koyacağız? Kadir Gecesi'nde camide tövbe etmek yerine türbe parmaklıklarına çaput bağlayıp mevtadan ev, araba, eş isteyen insanımızı görmezden gelebilir miyiz?

İlk emri "Oku" olan bir dinin mensupları, "Bu mesajı 10 kişiye gönder, sabaha müjde al, göndermezsen bela gelir" diye dolaşan WhatsApp zincirlerine inanır hale gelmedi mi? Yanmayan kefen, Peygamber'i rüyada gösteren terlikler, okunmuş şekerler, cenneti vadeden tesbihler, kişi başı asgari ücretin yarısına ulaşan hesaplarla sunulan "özel konseptli" lüks iftar şovları…

Bunların ne Kur'an'da ne de Sünnet'te karşılığı var. Bunlar zamanla dinin özünün önüne geçmiş, dini ticarete ve cehalete alet eden alışkanlıklar. Ve ne acı ki bunlara inanan da kendini Müslüman sayıyor, bunları pazarlayan da. Herkes aynı safta duruyor ama kimse dönüp Kur'an'a ve Sünnet'e bakmıyor.

İnancın özü sessizce geri çekiliyor, kabuğu vitrinde kalıyor.

Ramazan, açlığı hatırlatmak için gelen ayken; kardeşliği, paylaşmayı, yardımlaşmayı, aza kanaat getirip çoktan uzaklaşmayı hayatımıza yerleştirecekken, biz bu ayı bolluğun ve gösterişin en gürültülü dönemine dönüştürüyoruz — üstelik bunu fark etmeden normalleştiriyoruz.

Değişen Ramazan değil. O her yıl aynı ruhla gelir. Aynı mesajı taşır. Ama sesi duyulamayacak kadar sessiz, herkesin taşıyamayacağı kadar da ağır:

Bu hakikati kitaplardan değil, kırk yıl önce yaşadığım bir Ramazan'dan öğrendim.

Kırk Yıl Önce Bir Ramazan

1986 yılı. Henüz yirmi bir yaşındayım. Öğretmen atamam yapılmamış; Ankara Kızılay'da Mithatpaşa Caddesi'ndeki bir yayın grubunda çalışıyorum. Tüm hayatımız mecmuada geçiyor. İş tanımımız esnek: Mutfakta da görevliyiz, abone dergilerinin gönderiminde de. Tirajı 100.000'e ulaşmış, gündeme bomba gibi düşen dosyalarıyla, geniş ve zengin yazar kadrosuyla, her öğle vakti tekke gibi yemeğe gelen misafirleriyle tam bir eğitim külliyesi.

Her hafta Demetevler'deki Öz Elif Camii'ne gider, hadis sohbetlerini dinler, gittikçe büyüyen ve güzelleşen bir ruh iklimini teneffüs ederdim. İnsanların namaz kılarken omuzlarının adeta yapışırcasına yan yana saf tutması bile bana şaşırtıcı gelirdi. Hatta bir Cuma namazı sırasında saflar o kadar sık, o kadar muhkem olmuştu ki bizim secdeye bile gidecek mesafemiz kalmamış, birbirimizin sırtına secde ederek namaz kılmıştık; öyle bir namazı ne sonra gördüm ne de bir daha yaşadım. O gün bunun ne kadar büyük bir nimetin işareti olduğunu fark etmemiştim.

Yıllar sonra insanların camide, bırakın omuz omuza değmeyi, aralarına mesafeler koymaya başlayacaklarını ise o zaman asla düşünemezdim. Gördüklerim de göremediklerim de beni tarifsiz bir atmosferin içine çekiyordu. Ramazan geldiğinde camiye kapanıp içsel bir yolculuğa çıkıldığını duymuştum. Hatta Ramazan'dan önce başlayan, kırk gün süren, adı itikâf olan, dış dünyadan uzaklaşıp tüm vaktin camide geçirilmesi bende öyle ciddi bir merak ve istek oluşturmuştu. Keşke ben de katılabilseydim diye düşünürdüm. Ama çalışıyordum.

Sonraları milletvekili olacak olan idareci bir abiye arzumu dile getirdim. Önce espri yaptı: "Davut, çocukların kuş orucu tutması gibi, yarım itikâf mı yapmak istiyorsun?" dedi. Benim iştiyakımı görünce katılabileceğimi söyledi. Sanırım alışmam için hoş gördüler. Allah razı olsun, o Ramazan benim orucu adeta ilk keşfettiğim Ramazan oldu.

Öz Elif Camii benim üniversitem oldu. Hayata ve inanca bakışımın çerçevesi orada kuruldu.

Ramazan'ın içine ilk kez gerçekten girdiğimi orada hissettim. Mesai bitince Demetevler'e gider, camiye kapanırdım. İftarla birlikte sabaha kadar vaktimi orada geçirirdim; sabah olunca, mesai başlamadan Kızılay'daki işime giderdim. İçsel evrenimden Ankara'nın sabahına dalarken içimde hep aynı soru dolaşırdı:

Ben neredeyim? Nereye aitim?

Mecmuaya gidene kadar başımı bile kaldırmamaya dikkat eder, camide hissettiğim ruh halim kaybolmasın diye sürekli zikrederek yürürdüm. Akşam yine camiye döner, iftardan sahura kadar kendi iç yolculuğuma çıkardım.

Unutulamaz olan ve ruhuma nakış nakış işlenen o iftar ve sahurları hatırlayınca, sabaha dek süren ibadetlerdeki lezzeti düşününce ayrı bir mahzunlaşıyorum. İftarda çoğu zaman yeşil mercimek haşlaması olurdu. Tatsız, tuzsuz, sade. İlk gün gerçekten zorlanmıştım. Eskiler "Mide dolunca fikir uyur, hikmet susar" derlerdi. Bizim o sade mercimek çorbamız aslında zihnimizi ve ruhumuzu ne kadar da uyanık tutuyormuş, şimdi anlıyorum.

Sahur da farklı değildi. Arada birkaç üzüm kurusu verilirdi. Sahurda verilen kuru inciri minik minik ısırır, bir yudum suyla ağzımda lezzetlendirir, kendime ziyafet kurardım. Çünkü sofrada az vardı ama içimiz doluydu. Koskoca Ramazan boyunca yalnızca bir gece etli yemek çıktığını hatırlıyorum. Sanırım Kadir Gecesi'nde bir ikram yapılmıştı. Normalde caminin altında iftarlar verilirdi ama camide kalan bizler için menü daha sade olurdu.

Bir sohbette duymuştum: "Zahirde halk ile, bâtında Hak ile olmak." Kendimin de o durumda olduğunu düşünürdüm. Kızılay-Demetevler arası, itikâf dışı alan ve zamanlarda "Davut, itikâftasın!" deyip kendimi motive ederdim. Tabii ki bu o kadar kolay bir şey değildi; benim yaptığım galiba "mış gibi" yapmaktı. Şu anda bunları yazarken bile "olacak iş değilmiş ya" diyorum kendi kendime. İtikâf, itikâf olarak böyle bir şey görmemiştir tabii ki; zaten itikâfın yarımı olur muydu hiç?

Ama bugün anlıyorum ki o sofranın sadeliği aslında zenginliğimizmiş. Az ile yetinmek, bedeni asgariyle beslerken ruhu azamiyle doyuruyormuş.

Biz sadece aç kalmıyorduk; açlığın ne olduğunu öğreniyorduk.

Sofralar Büyüdü, İçimiz Küçüldü mü?

Bugün ise bambaşka bir manzara var.

İftar sofraları yarışa dönüşüyor. Sosyal medyada paylaşılan menüler, restoranlardaki lüks paketler, gösterişli davetler… Oruç, açlığı anlamaktan çok akşamı daha iştahlı karşılamak için sabretmeye, hayaller kurmaya dönüşüyor.

Kur'an'ın "Yiyin, için ama israf etmeyin" (A'raf, 31) uyarısı, sanki sadece tabağımdaki yemekle değil, ömrümdeki ve vaktimdeki israfla da ilgiliymiş gibi geliyor artık bana.

Eskiden insanlar sofraya aç oturur, doymuş kalkardı. Şimdi sofraya tok kalplerle oturuyor, aç ruhlarla kalkıyoruz.

Belki mesele yediklerimiz değil; bırakamadıklarımız.

Öfkemiz azalmıyor. Hırsımız küçülmüyor. Kırgınlıklarımız bitmiyor. Kibrimiz eksilmiyor.

Ruh ise ancak yer açıldığında doyar. Fazlalıkla değil, eksilmeyle.

Firavun Sofraları, Musa Yalnızlığı

Ne acı ki, son yıllarda Ramazanlarımız birer "iftar endüstrisine" dönüştü. "En zengin menü", "en uzun pide kuyruğu", "en çeşitli tatlılar"... Gündüz nefsimize gem vuruyoruz ama akşam ezanı okunduğunda sanki intikam alırcasına sofraya saldırıyoruz.

Midenin orucu bozulmuyor belki ama gözün orucu, dilin orucu, kalbin orucu o sofranın şatafatında kaybolup gidiyor. Sofralarımız büyüyor ama sabrımız küçülüyor. Tabaklarımız doluyor ama kalplerimiz boşalıyor. Misafir çağırıyoruz ama asıl misafiri, yani "Ramazan'ın ruhunu" kapıda bırakıyoruz.

Sofralarımız Firavun sofrası gibi israf içinde yüzerken, dualarımız nasıl Musa'nın asası gibi denizi yarsın?

Tabii ki niyeti halis olan, İslam bilincini önde tutanla, kibre yenik düşenler bir olmaz, olamaz da. Ama genel bir dalga hepimizi sürüklüyor. Göze hitap etmek, görünür olmak, takip edilmek, reaksiyon almak… İnsana gayret de veriyor, bu bir gerçek. Ama bu öyle ince ve sezilmeyen bir hassas alan ki. Rabbim hepimizi kibir ve gaflet tuzağından uzak eylesin.

Oruç: Nefsin Kıyameti

Oruç, sadece belli saatler arasında yememek değil. Oruç, nefsin firavunluğuna "Dur!" demek. Oruç, insanın kendi içine tuttuğu bir ayna. O aynada açlığı değil, acziyeti görmeli insan. Aç kalan beden değil, terbiye edilen nefs olmalı.

Gün boyu aç kalıp, iftarda kimseyi beğenmeyen, trafikte öfke saçan, evde terör estiren, "niyetliyim dokunmayın bana" diyen bir insan, oruç tutmuş mudur; yoksa sadece aç mı kalmıştır?

Hz. Peygamber'in "Nice oruç tutanlar vardır ki, ona orucundan sadece açlık ve susuzluk kalır" uyarısı bugün bir vaaz cümlesinden ziyade, modern zaman Müslümanının dramına dönüşmüş durumda.

Nefis, açlıkla terbiye edilmezse, toklukla azgınlaşır.

Kimsenin Görmediği Yerde

Oruç gizli bir ibadet. Dilimiz susuyor ama içimiz konuşmaya devam ediyor mu?

Gerçek değişim ekran karşısında değil, insanın kendi içine baktığı yerde başlıyor. Kimse görmezken kırdığın birini aradığında… Kimse alkışlamazken hatandan vazgeçtiğinde… Ramazan işte orada başlıyor.

Çünkü insan, kimsenin görmediği yerde kim ise, aslında odur.

Bu Ramazan kendime şu soruyu soruyorum: Bayram namazına durduğumda, gerçekten değişmiş olacak mıyım? Yoksa Ramazan biter bitmez, o eski hırslı, o eski kırıcı, o eski dünyevileşmiş halime geri mi döneceğim?

Eğer Ramazan beni değiştirmiyorsa, eğer oruç beni "Muttaki" bir kul yapmıyorsa; o açlığın bana kârı ne?

Ramazan bize sadece bir ay değil, bir emanet olarak gelir. Peki bu emaneti ehil eller mi taşıyor, yoksa şatafata mı kurban ediyoruz? Bu emaneti lüks iftar salonlarında mı harcıyoruz, yoksa kalbimize bir emniyet mi kılıyoruz? Ve en önemlisi: Bu kutsal ayı taşıyacak ehliyet bizde var mı?

Gerçek bayram, Ramazan bitti diye sevinmek değil. Gerçek bayram; günahlardan arınmış, nefsini yenmiş ve Rabbine bir adım daha yaklaşmış bir ruhla o sabah namazına durabilmek.

Sofralar Dolarken Kalpler Hafifliyor mu?

Ve bugün kırk yıl öncesine dönüp kendime bakıyorum. Dudaklarında zikir, cebinde birkaç üzüm kurusu, kalbinde büyük bir inanç taşıyan o genci arıyorum.

Bu Ramazan da bitecek. Mahyalar sönecek. Hayat yeniden hızlanacak.

Ve biz yine aynı öfkeyle, aynı aceleyle, aynı kırgınlıklarla devam edeceksek… belki de aç kalan midemiz değil, içimizdir.

Çünkü insan Ramazan'da ne yediğini değil, neyi bırakabildiğini yanında götürür.

Bu Ramazan, sadece midemle değil; ruhumla, aklımla ve vicdanımla niyet etmek istiyorum. Sofraları değil, kardeşliği büyütmek, merhameti doyurmak istiyorum.

Ramazan, Allah'ın kullarına açtığı bir gökyüzü sofrası; yerdekinin kırıntısına tamah eden, gökteki ziyafeti kaçırır.

Ve Ramazan her yıl aynı soruyla gelir — sessizce, sabırla, umutla:

Bu yıl iftar vakti, doyan bedenin mi olacak, yoksa iyileşen kalbin mi?


© Habername