GİDEN RAMAZAN, KALAN İNSAN
Bir Veda ve Bayram Muhasebesi
Mahyalar söner. Gece, göğe yazdığı ışığı geri alır. Sahur davulları susar. Teravih çıkışı yoğunlaşan ayak sesleri yavaş yavaş duyulmaz olur. Şehir kendi sesine döner. Telefonlar yeniden çalar. Trafik artar. İnsanı kendi içinden çekip alan o hız yeniden hayatın merkezine yerleşir. Ramazan çekilir. Ama insan yaşadığını bütünüyle geri alamaz.
Zaman ileri gider, ama yaşanmışlık geri sarılmaz. Bir ay boyunca tuttuğumuz açlık, susturduğumuz öfke, ertelediğimiz arzular hafızamızdan silinse bile ruhumuzdan tamamen çıkmaz. İnsan bir ay boyunca başka bir ritimde yaşayıp sonra hiçbir şey olmamış gibi kalamaz. Bir ay boyunca bir şey yer değiştirmiştir: Bir alışkanlık. Bir bakış. Bir susuş.
Soru şu: Ramazan kalbimize sadece uğrayıp geçti mi, yoksa içimizde uzun zamandır üstü örtülmüş bir hakikati yeniden mi ayağa kaldırdı?
Bir Misafir Gibi Değil
Ramazan bir misafir değildi. Gelip yemek yiyip giden bir ziyaret hiç değildi. Bir öğretmendi. Ama ders kitabı yoktu; ders açlıktı. Bir aynaydı. Ama yüzü değil, içi gösterirdi. Bir iç muhasebe mevsimiydi. Açlığı hatırlattı. Sahipliğin geçiciliğini gösterdi. Tutmanın değil, bırakmanın hafiflettiğini öğretti.
Bu topraklarda oruç tutmayan da vardır. Mesafeli duran da, sorgulayan da. Ama Ramazan'ı hiç fark etmeyen neredeyse yoktur.
Mesele fark etmek değil. Mesele, fark edilenle ne yaptığımızdır. Şimdi o öğretmen gidiyor. Arife günü. Ders bitti mi? Yoksa sadece zil mi çaldı?
Ramazan sadece bireyin takvimine girmez. Zamanın dokusuna dokunur. Dünya döner. Güneş bir kıtadan çekilirken başka bir kıtaya değmeye devam eder. Oruç takvime değil, güneşin doğuşuna ve batışına bağlanır.
Bir yerde güneş batarken iftar açılır. Dünya döndükçe o batış hattı başka topraklara ilerler. Bir coğrafyada sabah ezanı yükselirken başka bir coğrafyada yatsı kılınır. İbadet kesintisiz bir çevrim oluşturur. Bir saat boşluk bırakmaz. Güneş nasıl bir an bile gökyüzünü boş bırakmıyorsa, bir yerde secde kapanırken başka bir yerde eller açılır. Sanki görünmez bir nabız yeryüzünün içinden, insanlığın derinliğinden geçer.
Katıl ya da katılma, inan ya da mesafeli dur. Bu ritim vardır.
Ama büyük resimden piksele indiğimizde asıl soru yine bize döner: Bu küresel akış bizim iç ritmimizi değiştirdi mi?
Bayram Sabahı: Herkes Aynı Saf
Bayram sabahı camide garip bir manzara vardır. Yıl boyunca camiye uğramamış biri o sabah ilk saftadır. Yanındaki belki dün gece son kez dua etti. Belki ilk kez. Kimse kimseye kim olduğunu sormaz. Çünkü o kapı kimlik sorgulamaz.
İslam'ın en büyük vakarlarından biri budur: Kapıyı açık bırakmak. Ama kapının açık olması içeri girildiği anlamına gelmez. O sabah ilk safta duran o insanın içinde ne var? Bir alışkanlık mı? Bir utanç mı? Yoksa geç kalmış bir dönüşün ilk, titrek adımı mı? Belki Ramazan'ın en büyük hediyesi budur: Kapıyı aralamak. İçeri girip girmemek insana kalmış.
Bayram: Tebrik mi, Yüzleşme mi?
Bayramlar diplomatik mesajların mevsimidir. Liderler birbirini kutlar. Beş yıldızlı salonlarda programlar düzenlenir. Sosyal medya "mutlu bayramlar" seli taşır. Ama şu soruyu sormadan geçemeyiz: Kaç mesaj gerçekten bir kalbe değdi?
Bayram nezaket değildir yalnızca. Bayram yüzleşmedir. Önce kendinle: İçimizdeki hesap: Ne kadar değiştik? Hangi kibir yumuşadı, hangi sertlik eridi? Dışarıdaki hesap: Kimi ihmal ettik?
Ramazan aynayı sadece bireye değil, topluma da tuttu. Yıl boyunca kapısından geçilmeyen eğlence mekânları birer birer "Ramazan dolayısıyla kapalıyız" ilanı astı. Samimi mi? Ticari mi? Alışkanlık mı? Belki üçü birden. Televizyon ekranları bir anda doldu. Yıl boyunca görünmeyenler bir anda en görünür oldu. Ve Ramazan bitince yine kaybolacaklar.
Kamusal alanda inancın görünürlüğü tartışma konusu yapıldı. Bazı hassasiyetler "taraflı" sayıldı. Bu ülkede inanç hâlâ bir gerilim alanı: Kimi için nostalji. Kimi için tehdit. Kimi için ticari fırsat. Kimi içinse sessiz, derin ve şahsi bir hakikat.
Belki asıl mesele, bütün bu gürültünün ortasında kendin kalabilmekti. Çünkü inanç bazen bağırarak değil, sessizce direnerek ayakta kalır. Kalabalığın içinde savrulmadan, alkışa ya da korkuya kapılmadan kendi yerinde durabilmek, belki de Ramazan'ın en zor dersidir.
Bu bayram bazı kapılar çalınmayacak. Huzurevlerinde pencereye bakan gözler var. Geçen yıl gelen torun bu yıl meşgul. Geçen yıl açılan kapı bu yıl sessiz. O pencere aynı pencere. Ama bakan gözlerin içindeki sabır, artık umudu değil alışkanlığı andırıyor.
Çocuk yuvalarında başka bir yalnızlık. Henüz konuşamayan ama hisseden küçük bedenler. Bayramın ne olduğunu bilmezler. Ama tutulmanın ne olduğunu bilirler. Kolların sıcaklığını, sesin yakınlığını bilirler.
Hayatın iki ucunda aynı sızı:
Biri geçmişini bekler.
Bayram o iki uca uzanan bir el olabilir.
Ama el kendi kendine uzanmaz.
Enkazın Ortasında Bayram
Biz burada sükunet içinde iftar ederken, o sükunetin hiç uğramadığı yerler de vardı. Dünyanın bir köşesinde çocuklar enkaz arasında bayram yapıyor.
Belki anne yok, baba yok, yuva yok.
Çünkü bayram sadece refahın değil, direnmenin adıdır.
Yıkılmamışlığın ilanıdır.
Ayağa kalkabilmenin sessiz tekbiridir.
Bir başka coğrafyada oruç tutmak yasak. Doğu Türkistan'da bir öğretmen Ramazan boyunca zorla yemek yedirildi. Bir öğrenci inancı nedeniyle sorgulandı. Bir memur kamusal alanda kimliğini gizlemek zorunda kaldı. İnsanın en içsel alanına müdahale edildi. Ruhuna el konuldu.
Oysa insanın en derin alanı zorla yönetilemez. Baskıyla susturulan şey yalnızca inanç değildir; insanın kendisidir. İbadetin özgürlüğü, insan onurunun bir parçasıdır. Alışkanlığa dönmüş bir zulümdür bu. Ve alışkanlığa dönmüş zulüm en tehlikeli zulümdür; çünkü şaşırtmaz, öfkelendirmez, görünmez olur. Biz bu ay gönüllü olarak aç kaldık. Ve bazen "zor geliyor" dedik.
Onlar aç kalmak istedi. Ama izin verilmedi. O noktada oruç sadece ibadet olmaktan çıkar: Özgürlük olur. Şahitlik olur. Sorumluluk olur. İbadet edebilmek, fark etmediğimiz en büyük nimet olabilir. Ve o nimeti hafife almak, görünmez kılınanlara karşı bir vefasızlık olur.
Eksiklerimiz ve Gidenlerimiz
Bu bayram sofraya oturduğumuzda bazı sandalyeler boş olacak. Geçen yıl elini öptüğümüz biri bu yıl yok. Geçen Ramazan birlikte iftar ettiğimiz biri mezarlıkta. O sandalye aynı sandalye. Ama artık farklı bir ağırlık taşıyor. Yokluğun ağırlığı, varlıktan daha hissedilir bazen. Hayat böyle. Bırakamadığımızı sandığımız insanlar bile bir gün bizden ayrılıyor. Bu yüzden bayram sadece yaşayanlarla değildir. Gidenlerle de bağ kurma günüdür.
İnsan ister ki kocaman bir eli olsun. Bütün yetimlerin başını okşasın. Yorgun coğrafyalara umut taşısın. Dünyanın en büyük sofrasını kursun. Ama belki büyüklük dünyayı değiştirmek değil, bir kalbi eksik bırakmamaktır.
Ramazan bize şunu öğretti:
Azalan hırs, çoğalan merhamettir.
Azalan sahiplik, çoğalan huzurdur.
Azalan ego, çoğalan insandır.
Çünkü insan çoğu zaman sahip olduklarıyla büyüdüğünü sanır. Oysa hafifledikçe yükselir. Tuttuğunu bıraktığında düşmez, yerini bulur. Tıpkı su gibi: Aktıkça temizdir.
Ama yaşanan şey silinmez. Eski hâl diye bir şey kaldı mı gerçekten? Bir ay boyunca başka bir ritimde yaşamış bir kalp hiç dokunulmamış gibi kalabilir mi?
Sessizce. Kimse görmeden.
Ramazan çekilirken biz de hiçbir şey olmamış gibi başladığımız yere dönmeyi mi seçeceğiz, yoksa kalbimize vurduğu o mührü kırmadan, değişmiş olmanın sorumluluğuyla yaşamayı mı seçeceğiz?
Bir eli uzatmak. Bir kapıyı çalmak.
Bir sandalyeyi boş bırakmamak.
Ramazan geçti. İnsan kaldı. Sıra şimdi insanda.
