DUR |
Hayat tüm hızıyla akıp giderken…
Duramıyorsan yavaşla.
Yavaşlayamıyorsan, en azından bir şeyleri ertele.
Hayat, freni patlamış bir araç gibi bizi finale doğru sürüklerken; oruç, ruhun el frenidir.
Durmak geride kalmak değil, istikameti kontrol etmektir.
Dün tuttuğun orucun muhasebesini yap ama orada takılı kalma.
Yarın tutacağın orucun hesabını da bugünden kurma.
İftarın, sahurun, niyetin sonucunu sürekli tartıp zihnini tüketme.
Bugünün niyetine odaklan.
Acıkırım, susarım korkusuyla gereksiz yere yiyip içme.
Gün ortasında saati gözleme; akrep ve yelkovan ilerledikçe sabrın da eksiliyormuş gibi davranma.
Hangi işin içindeysen onu yapmaya devam et ama…
niyetli olduğunu da aklından çıkarma.
Elin çalışırken, gözün görürken, kulağın işitirken kendine bir sor:
Bugün yaptıklarım diğer günlerden farklı mı?
Niyetli olmak bende gerçekten bir şey değiştiriyor mu?
Açlık ve susuzluk gerçekten beni zorluyor mu?
Yoksa alıştım mı artık, hem oruca, hem sorulara, hem de cevapları geçiştirmeye?
İftara son anda mı yetiştin?
Yolda dağıtılan bir suyla mı açtın orucunu?
Herkes kendi sahnesinde, kendi senaryosunun başrolünde.
Herkesin orucu başka tezahür eder.
Onca saat yememiş, içmemiş; duygusal zaaflarına direnmişsin.
Peki bütün bunlar ne için?
Bedenimizi yeniden eğitip, alışkanlıklarımızı dönüştürdük, diyoruz. Ama bazen iftarda ölçüyü kaçırıyoruz.
Çok yiyoruz… sonra pişman oluyoruz.
Sofrada tadamadıklarımız kalıyor gözümüzde; doyan midemiz değil, doymayan arzumuz oluyor.
Teravihle eritirim diyoruz, yorgunluk basıyor.
Şartlar bizi sürüklüyor.
Oruç mu tutuyoruz, açlıkla mı savaşıyoruz? Farkına bile varamıyoruz.
Ve Ramazan öyle hızlı geçiyor ki, tam ortasına geliyor insan. Nasıl geçtiğini bilmiyor. Sonunda:
“Ne çabuk bitti…” diyor.
Burada kendime de konuşuyorum; sizi ihtar etmek için değil.
Ben de bu atmosferin içindeyim. Kültürel ritmin, çevre baskısının tam göbeğinde.
Bazen oruç tutmayanlara bakıp “yazık” diye geçiştirirken, ben kendi orucumun içi dolu mu boş mu diye bakıyorum.
Çevremde oruç tutan da var, tutmayan da.
Tutmayanlardan bazıları bana çok yakın.
Onlara ne vaaz vereceğim, ne de akıl?
Önce kendime bakıyorum.
Çünkü iğneyi önce kendine batırmadan çuvaldızı başkasına batırmanın bir anlamı yok.
Şimdi durup bir şeye bakalım.
Bu topraklarda Ramazan üç farklı insan için üç farklı şey demek.
Biri var; namazı, orucu, duası hayatının tam ortasında. Ramazan ona her yıl yeniden soruyor:
“Bu yıl daha mı derindesin, yoksa daha mı yüzeyde?”
Çünkü alışkanlık, içi boşaltır. İbadet bile bundan nasibini alabilir.
Biri var; adı Müslüman ama kimliği boşlukta. Ramazan gelince içinde bir şey kıpırdıyor, ama ne olduğunu tam bilmiyor. Tutuyor… fakat neden tuttuğunu düşünmeden.
Bir diğeri var; İslam’la yolu hiç kesişmemiş ama bu ayda bir şeye dahil olmak istiyor. Belki aidiyet, belki değişiklik, belki sadece Ramazan olduğu için.
Üçünü de yargılamak kolay.
Bu üç insanın orucunu dışarıdan ayırt etmek mümkün değil.
Kul ile Rabbi arasındaki o görünmeyen bağda saklı.
Ve şunu da söylemek lazım:
Kendi mahallemizde kendi tamtamlarımızı çalıyoruz. Ramazan’ı yaşıyor ama içini boşaltabiliyoruz.
Bunu söylerken dışarıdan bakmıyorum, ben de o mahallenin içindeyim.
Peki bu orucun muhatabı kim?
Bedenin terbiyesi için mi tutuyoruz?
Kültürel bir aidiyeti korumak için mi?
İrade egzersizi olarak mı?
Bunların hepsi gerçek. Ama yeterli değil.
Bir hadis-i kudsî var, Allah buyuruyor ki:
“Oruç benim içindir; onun mükâfatını da ben veririm.”
Bu cümle bütün ibadetlerden farklıdır. Namaz görünür, zekât sayılır, hac anlatılır. Ama oruç, gerçek oruç, sadece sahibi ile kulu arasında kalır.
Bu yüzden içi boş bir oruç, en çok sahibini aldatan şeydir.
İçi dolu bir oruç ise en sessiz ama en derin kavuşma vesilesidir.
Her iftar bir veda provasıdır; her sahur ise yeni bir imkânın şafağıdır. Yarını garanti olmayan bir yolcunun azığındaki en kıymetli parça şu andır.
Bu Ramazan’ın son Ramazan olmayacağından emin misin?
Bu soruyu ölüm korkusuyla değil, anın ağırlığıyla soruyorum.
Bayrama ulaşmak bile garanti değil. Her şeyin bir anda değişebildiği bu dünyada, şu an tuttuğun orucun bir daha gelmeyeceğini aklının bir köşesine koydun mu hiç?
Alışkanlık haline gelen her şey değerini yitirir. Yıllar içinde oruç da öyle olabilir. Rutin bir açlık, kültürel bir ritüel, takvimde işaretlenen bir ay.
Ama o his… gerçekten aç kalmış, gerçekten direnen, gerçekten farkında ve niyetle tutulmuş bir orucun o anki hissi…
Hem bu dünyada, hem ötesinde karşılığı olan bir şey.
Ve o his, bir daha yaşanmayabilir.
Sadece bir iftar için bile olsa gerçekten dur.
Önündeki lokmaya bak. Saatlerce mahrum kaldıktan sonra Rabb’inin sana her gün yeniden sunduğu o nimete.
Ben buradayım. Bu an burada. Ya bir daha ki Ramazan?