12 Eylül Cuntasının Ülkücülere Zararları
ABD'nin yerli piyonu generaller tarafından gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin yakın siyasi ve sosyal tarihini derinden sarsan ve ülkedeki tüm siyasi dinamikleri baştan sona dönüştüren en kritik kırılma noktalarından biridir. 1970’li yıllar boyunca mecbur kalarak sol ile girdiği silahlı mücadelelerle gündemde yer alan Ülkücü Hareket darbe gecesiyle birlikte hayatının en sert ve travmatik kırılmasını yaşamıştır.
Resmî söylemde sözde "kardeş kavgasını bitirmek" gerekçesiyle yönetime el koyan ABD güdümlü darbeci generaller, sağ ve sol ayrımı gözetmeksizin her iki kesimi de ezme politikası güttüğünü açıkça ilan etmiş, ancak Ülkücü Hareket açısından bu süreç daha ağır bedeller, ideolojik krizler ve psikolojik yıkımlarla dolu bir hesaplaşmaya dönüşmüştür. Bu zararları birkaç başlık altında incelemek mümkündür.
HUKUK VE YARGI KIYIMI
12 Eylül darbesinin hemen ardından 16 Eylül 1980’de Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Alparslan Türkeş ve parti yöneticileri ile birlikte ülkücü dernek ve vakıfların tamamı kapatılmış ve yöneticilerinin hepsi tutuklanmıştır.
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Nolu Askerî Mahkemesi’nde açılan "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası", ülkücü kadrolara yönelik tasfiyenin en somut belgesini oluşturmuştur. Tunç Soyer gibi sol kökenli savcıların hazırladığı iddianamede milli ve manevi değerleri baş tacı yapan ve bu uğurda en değerli varlıkları olan canlarını ortaya koyarak mücadele eden MHP ve ülkücü kuruluşlar, devleti ele geçirmek amacıyla kurulmuş "çete" veya "suç örgütü" gibi suçlamalara maruz kalmışlardır.
Açılan dava kapsamında yüzlerce ülkücü idama çarptırılmış, binlercesi onlarca yılı bulan hapis cezalarına mahkûm edilmiştir. Yargılamalar süresince başta ülkücü hareketin lideri olan Alpaslan Türkeş ve arkadaşları olmak üzere kurucu, entelektüel ve saha kadrolarının tamamı tutuklanarak hareket kadrosuz bırakılmaya çalışılmıştır.
Cezaevlerine sokulan ülkücüler burada her türlü işkence, baskı, zulüm ve maddi manevi baskılara maruz bırakılmışlardır. Ülkücülerin darbe sonrası yaşadığı en büyük travmalardan biri, devletçi ve milliyetçi kimliklerine rağmen bizzat devletin kolluk ve yargı mekanizmaları tarafından ağır baskı ve işkenceye tabi tutulmaları olmuştur. Özellikle Ankara’da bulunan Mamak Askerî Cezaevi ve özellikle de C-5 koğuşu ve diğer sıkıyönetim cezaevlerinde ülkücülere uygulanan ağır işkenceler, hareketin hafızasında silinmez izler bırakmıştır. Türkeş dâhil olmak üzere hareketin lider kadrosu yıllarca tutuklu kalmıştır.
12 Eylül’ün ABD uşağı darbecileri tarafından "bir soldan, bir sağdan" mantığıyla yürüttüğü idam politikası sonucunda Mustafa Pehlivanoğlu, Cevdet Karakaş, İsmet Şahin, Fikri Arıkan, Cengiz Baktemur, Ali Bülent Orkan, Ahmet Kerse, Halil Esendağ ve Selçuk Duracık olmak üzere 9 ülkücü kahpece idam edilmiştir.
Darbeci zihniyetin kotardığı 12 Eylül’ün Ülkücü hareket üzerindeki en derin zararı, idrak ve aidiyet sarsıntısı olmuştur. Çünkü 1980 öncesinde ülkücüler teşkilat ve ocaklarında kendilerini, “Milli ve manevi değerlere saygılı, devletini seven, milleti için her türlü fedakârlığı yapan, devletin ve vatanın asıl koruyucusu, çağın en büyük yıkım ideolojilerinden biri olan Komünizme karşı devletin yardımcısı" olarak görmüş ve öyle yetiştirilmişlerdir. Ancak darbe sonrası bizzat korumaya çalıştıkları devlet mekanizması ülkücüleri ezmiş, işkenceden geçirmiş ve yıllarca hapishanelerde on binlerce gencin gençliğini heder etmiştir.
Dönemin MHP Genel Sekreteri Agâh Oktay Güner’in tutuklu olduğu cezaevinden sarf ettiği "Fikirlerimiz iktidarda, kendimiz zindandayız." şeklindeki sözü yaşanan travmanın sebeplerini ortaya koyan bir özettir. Bu söz, ülkücülerin cezaevlerinde yaşadığı paradoksu ve psikolojik yıkımı simgeleyen bir ifade olarak tarihteki yerini almıştır.
12 Eylül cuntası, ülkücülerin savunduğu Türk-İslam Ülküsü ve milliyetçilik söylemlerini kendi resmî ideolojisi haline getirip devleti bu fikirler doğrultusunda yeniden yapılandırırken, bu fikirlerin bayraktarlığını yapan gençleri zindanlara atarak ağır bir kimlik krizine yol açmıştır.
SİYASİ VE KURUMSAL YAPININ DAĞILMASI
1980 öncesinde disiplinli bir hiyerarşiye ve geniş bir kitle tabanına sahip olan Ülkücü hareket, lider kadrosu da dâhil bütün kadrolarının cezaevlerine düşmesi sebebiyle darbeyle birlikte büyük yara almıştır.
Başta hareketin doğal lideri Alparslan Türkeş başta olmak üzere sürükleyici isimlerine getirilen siyasi yasaklar, hareketin uzun yıllar siyasal alanda toparlanmasını engellemiştir.
1983 yılında yeniden siyasi hayata dönülürken 12 Eylül cuntacıları MHP’yi bundan uzak bırakılmıştır. MHP ancak siyasi yasakların kalktığı 1987 yıllarından sonra Muhafazakâr Parti (daha sonra Milliyetçi Çalışma Partisi - MÇP) olarak teşkilatlanmaya çalışmış, ancak ilk etapta eski gücünü ve toplumsal karşılığını bulamamıştır.
1980-1992 yılları arasında sistemi elinde tutan güçlerin Ülkücü hareket ve MHP’nin yeniden toparlanmaması için yaptığı şeytani çalışmalar neticesini vermiş ve önce cezaevlerinde başlayan fikir ayrışmaları daha sonra siyasi hayata da yansımıştır.
Cezaevi süreçlerinde yaşanan dini ve tasavvufi sorgulamaların temelinde sistemin cezaevindeki ülkücülere yönelik sinsi bölme planları olduğunu bizzat yaşayarak görenlerden biriyim. Sistem cezaevlerine........
