menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cesaretin Yanında Durmak

5 0
latest

Türkiye’de olup bitenleri anlamaya çalışırken insanın karşısına yalnızca siyasi gelişmeler değil, giderek büyüyen bir gelecek kaygısı da çıkıyor.

Çünkü artık mesele yalnızca bugün kimin iktidarda, kimin muhalefette olduğu değildir. Mesele, çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağımızdır.

Fakat ne yazık ki Türkiye’de siyaseti takip etmenin bir başka biçimi daha var; takım tutar gibi parti tutmak…

Kendi partisinin yaptığı her şeyi doğru kabul etmek, yanlışlarını tevil etmek, başkasının doğrularını ise sırf başkasına ait olduğu için yanlış saymak.

Böyle bir siyaset anlayışında hakikat kaybolur.

Çünkü insan, gerçeği aramaktan vazgeçip tarafını savunmaya başladığında artık vatandaş olmaktan çok taraftar hâline gelir.

Oysa devletler taraftarlarla değil, hakikati söylemeye cesaret eden vatandaşlarla ayakta kalır.

Bugün Türkiye’nin önündeki en önemli meselelerden biri de budur.

PKK’nın silah bırakması(!) örgütün tasfiyesi ve bunun ardından TBMM’de yapılan yasal düzenlemeler, ülkenin geleceğini doğrudan ilgilendiren tarihi bir dönemeçtir.

Bu sürecin sonunda terörün sona ermesi, silahların susması ve Türkiye’nin kalıcı bir huzura kavuşması elbette herkesin isteyebileceği bir sonuçtur.

Fakat sonucu istemek başka, sürecin nasıl yürütüldüğünü sorgulamak başka şeydir. Süreç doğru mu yönetiliyor?

Bir vatandaş; “Bu süreç nereye gidiyor?”, “Devletin temel nitelikleri nasıl korunacak?”, “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş esasları bu süreçte nasıl muhafaza edilecek?”, “Silahların bırakılmasıyla birlikte hangi siyasi ve hukuki sonuçlar ortaya çıkacak?” diye soruyorsa, o vatandaşı korkaklıkla, değişime direnmekle veya barışa karşı olmakla suçlamak doğru değildir.

Bir ülkenin geleceği konusunda endişe duymak, o ülkeye karşı sorumluluk duymanın işaretidir.

İşte tam bu noktada kurucu irade meselesi önem kazanıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir tesadüfün eseri değildir.

Bir imparatorluğun enkazından bağımsız bir devlet çıkarmak; egemenliği millete vermek; Cumhuriyet’i kurmak; hukuk, vatandaşlık ve milli egemenlik esasları üzerinde yeni bir devlet inşa etmek, tarihin en büyük siyasi dönüşümlerinden biridir.

Bugün kendisini “İkinci Cumhuriyetçi” olarak gören veya Cumhuriyet’in kurucu esaslarını köklü biçimde sorgulayan anlayışların karşısında, Cumhuriyet’in temel değerlerini savunmak elzem ve öncelikli vazifedir.

Bu savunma geçmişe saplanmak değildir.

Tam tersine, geleceği hangi temeller üzerinde kuracağımızı sormaktır.

Bugün kurucu iradenin, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin ve milli egemenlik anlayışının çeşitli siyasi ve entelektüel çevreler tarafından kuşatıldığını düşünen geniş bir toplum kesimi var. Ve bu kesimin kuşkuları zamanla haklılık kazanmakta.

Bu endişelerin tamamını reddetmek yerine dinlemek gerekir.

Çünkü bir toplumda milyonlarca insanın taşıdığı kaygıyı “yersiz endişe” diyerek susturmak, o kaygıyı ortadan kaldırmaz.

Tam tersine, onu derinleştirir.

İşte Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun son dönemde ortaya koyduğu siyasi tavrı da bu çerçevede okumak gerekir.

İYİ Parti’nin “Bayrak Açıyorum” çağrısıyla Sayın Dervişoğlu; Cumhuriyet, milli egemenlik, bütünlük ve Türkiye’nin kuruluş esasları üzerinden güçlü bir siyasi itiraz ortaya koyuyor. Ve cesurca seslendiriyor…

Elbette bir siyasi liderin her söylediğini doğru bulmak zorunda değiliz.

Bir siyasi........

© Habererk