Kadın Cinayetleri, Şiddet ve İstismar Vakalarına Sosyolojik Bir Bakış !.. |
Son yıllarda toplumun en hassas ve en çok tartışılan konularından biri olan kadın cinayetleri, şiddet ve istismar vakaları; yalnızca bireysel suçlar olarak değil, çok katmanlı bir toplumsal sorunun yansıması olarak ele alınmalıdır. Bu tür olaylara kalıcı çözümler üretilememesinin temel nedeni, meselenin yalnızca sonuçları üzerinden tartışılması; ancak nedenlerine yeterince inilmemesidir.
Oysa bu vakalara sosyolojik bir perspektiften bakıldığında, toplumun yapı taşları olan kadın, anne ve aile kavramlarının merkezi rolü açıkça görülmektedir.
İslam düşüncesinde anne, sadece bir birey değil; aynı zamanda bir neslin mimarıdır. Kur’an-ı Kerim’de anneye saygı ve iyilik açıkça emredilmiş, Hz. Muhammed’in “Cennet annelerin ayakları altındadır.” hadisiyle annelik makamı en yüce mertebeye taşınmıştır. Bu anlayış, annenin yalnızca biyolojik değil; aynı zamanda ahlaki ve manevi bir rehber olduğunu ortaya koymaktadır.
Kadın ise toplumun kurucu unsurudur. Bir kadının eğitimi, aslında bir neslin eğitimidir. Çünkü kadın; sevgi, sabır, fedakârlık ve dirayetin temsilidir. Aileyi ayakta tutan, çocuğa ilk değerleri kazandıran ve toplumsal dengeyi sağlayan en güçlü yapı taşıdır.
Toplumun temeli olan aile, annenin şefkati ve kadının bilinç düzeyiyle şekillenir. Sağlam aileler ise güçlü toplumların temelini oluşturur. Bir toplumda kadın değer görür, korunur ve desteklenirse; huzur, adalet ve gelişim de beraberinde gelir.
Kadın yalnızca anne rolüyle değil; aynı zamanda sosyal ve psikolojik denge unsuru olarak da değerlendirilmelidir. Nitekim kadın:
Aile içi iletişimin merkezinde yer alır,
Empati ve duygusal zekânın gelişiminde belirleyicidir,
Toplumsal dayanışma ve sosyal bağların güçlenmesinde önemli rol oynar.
Psikoloji literatürü de bu gerçeği destekler niteliktedir. Buna göre:
Anne, bireyin duygusal temelini inşa eder,
Kadın, toplumun psikolojik dengesini sağlar,
Sağlıklı anne–çocuk ilişkisi, sağlıklı bireyleri; sağlıklı bireyler ise sağlıklı toplumu oluşturur.
Bu noktada kişisel bir örnek, meselenin özünü daha iyi ortaya koyabilir.
Henüz 13 yaşında evlenmiş, 15 yaşında ilk çocuğunu dünyaya getirmiş, okuma yazması olmayan bir annenin dördüncü çocuğuyum. Çocukluk yıllarıma dair hafızamda yer eden bir olay, aslında bugün tartıştığımız pek çok konunun temelini anlamamı sağlamıştır.
Beş yaşındaydım. Bahar aylarında olmamıza rağmen şiddetli bir şekilde üşüyor, titriyordum. Annem beni kanepeye yatırıp üzerime iki yorgan örttü. Ancak durumum düzelmek yerine daha da garipleşti; tavan üzerime geliyor, kapılar büyüyüp küçülüyordu. Uyuyamıyor, gördüğüm halüsinasyonlar giderek artıyordu. Annem bir ara komşuya gitti. Nasıl olduysa bir süre sonra uyumuşum ve uyandığımda kendimi daha iyi hissetmiştim.
Bugün biliyoruz ki bu durum muhtemelen bir havale idi ve oldukça tehlikeliydi. Peki annem bunu bana zarar vermek için mi yaptı? Elbette hayır. Aksine, o an ne yapacağını bilmediği için, merhametiyle bildiği en doğru yöntemi uygulamaya çalıştı.
İşte tam da bu örnek, sağlıklı anne ve bilinçli kadın kavramının ne kadar hayati olduğunu göstermektedir. İyi niyet tek başına yeterli değildir; bilgiyle desteklenmediğinde bazen risk doğurabilir. Bu nedenle, sağlıklı nesillerin yetişmesi için önce sağlıklı, bilinçli ve desteklenen annelere ihtiyaç vardır.
Şiddetin Görünmeyen Yüzü
Toplumda sıkça tartışılan şiddet olayları, çoğu zaman yalnızca görünen davranış üzerinden değerlendirilmektedir. Oysa şiddet; yüzeyde görülen bir eylemden ibaret değil, derin psikolojik süreçlerin dışa vurumudur.
Psikoloji literatürüne göre şiddetin en görünür nedeni öfke olsa da, öfke genellikle birincil değil, ikincil bir duygudur. Çoğu zaman altında bastırılmış duygular, korkular ve yetersizlik hissi yatar.
Bastırılmış duygular zamanla öfkeye dönüşür,
Duygularını ifade edemeyen birey şiddete yönelebilir,
Duygu düzenleme becerisi zayıf kişilerde bu durum daha sık görülür.
Şiddetin temelinde çoğu zaman özsaygı eksikliği bulunmaktadır:
Kişi kendini değersiz hissettikçe bunu telafi etmeye çalışır,
Güç gösterisi olarak şiddete başvurabilir,
Kontrol etme davranışı, aslında içsel zayıflığın yansımasıdır.
Bu bağlamda şiddetin altında yatan başlıca duygular şunlardır:
Değersizlik ve yetersizlik hissi
Öğrenilmiş davranış kalıpları
Dolayısıyla şiddet, dışarıdan bir güç göstergesi gibi görünse de gerçekte kontrol edilemeyen içsel zayıflıkların dışa vurumudur.
Adli Vakalar ve Toplumsal Sorumluluk
Adli vakalar, çoğunlukla bu psikolojik ve sosyolojik süreçlerin bir sonucudur. Özellikle çiftler arasında yaşanan inat, hırs, ısrar ve kontrol mücadelesi; zamanla öfke ve intikam duygularını tetikleyerek suç davranışına dönüşebilmektedir.
Tarihe baktığımızda, yönetici adaylarının belirli dönemlerde annelerinden ayrı, eğitmenler ve alimler tarafından yetiştirildiği bilinmektedir. Hatta bazı dönemlerde çocukların erken yaşta farklı aileler tarafından büyütüldüğü de görülmektedir. Bu uygulamaların temelinde, bireyin sağlıklı ve dengeli bir şekilde yetişmesini sağlama amacı yatmaktadır.
Günümüzde bu tür yöntemlerin uygulanması mümkün olmayabilir. Ancak bu yaklaşım, çocuk yetiştirme meselesinin bireysel değil, toplumsal bir sorumluluk olduğunu açıkça göstermektedir. Bu nedenle sivil toplum kuruluşları, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve tüm toplumsal aktörlerin bu konuda uzun vadeli çalışmalar yürütmesi büyük önem taşımaktadır.
Adalet ve Önleyici Yaklaşım
Bir suç işlendikten sonra adaletin gereğini yapması elbette zorunludur. Ancak adaletin yalnızca cezalandırma üzerinden değil, önleyici mekanizmalar üzerinden de güçlendirilmesi gerekir.
Yargılamaların uzun sürmesi, ceza sistemine yönelik güvensizlik ve sürekli değişen infaz düzenlemeleri; toplumda adalet duygusunu zedeleyebilmektedir. Bu durum ise yeni öfke birikimlerine ve toplumsal gerilimlere yol açmaktadır.
Bu nedenle öncelikli hedef, suç işlendikten sonra cezalandırmak değil; suç oluşmadan önce engelleyici mekanizmaları güçlendirmek olmalıdır.
Bu tartışmalar yalnızca hukukçuların değil; sosyologların, pedagogların, psikologların, sivil toplum temsilcilerinin ve mağdur ailelerin katılımıyla yürütülmelidir. Ancak bu şekilde toplumsal uzlaşı ve kalıcı çözümler mümkün olabilir.
Kadın cinayetleri ve şiddet vakaları, tek boyutlu bir sorun değildir. Bu mesele; eğitimden aile yapısına, psikolojiden hukuka kadar birçok alanın kesişiminde yer almaktadır.
Unutulmamalıdır ki: Sağlıklı kadın → sağlıklı anne → sağlıklı birey → sağlıklı toplum zinciri, bu sorunun çözümünde en temel anahtardır.
Toplumda suç ve suçun önlenmesine yönelik etkili, bütüncül ve sürdürülebilir yöntemler geliştirilmeden, yalnızca sonuçlar üzerinden yürütülen tartışmalar çözüm üretmeyecektir.
Asıl mesele; insanı, aileyi ve toplumu birlikte anlayabilmektir.
Yüksek Adli Bilimler Uzmanı