Ava Giderken Avlanan Mağdurlar
Adliyelerin koridorlarında dolaşan herkes aynı şeyden şikâyet eder: yoğunluk. Hakimler, savcılar, katipler, memurlar, sanıklar, mağdurlar, davacılar, davalılar… Hatta sadece tanık olarak yolu adliyeye düşen insanlar bile bu yoğunluğun ve karmaşanın bir parçasıdır.
Bu tabloyu görenlerin ilk aklına gelen çözüm genellikle aynıdır: Daha büyük adliyeler, daha fazla mahkeme salonu, daha çok cezaevi. Oysa mesele yalnızca bina yapmakla çözülebilecek kadar basit değildir. Çünkü adaletin yükünü yalnızca devlet kurumlarına yüklemek, sorunun önemli bir bölümünü görmezden gelmek anlamına gelir.
Toplumsal düzenin sağlanması için önce bireylerin kendi sorumluluklarının farkına varması gerekir. Sosyal adalet yalnızca kanun metinleriyle değil, aynı zamanda toplumun etik değerleriyle de ayakta durur. Bu değerler kimi zaman “vicdan”, kimi zaman “ahlak”, kimi zaman da “Allah korkusu” veya “kanundan çekinme” şeklinde ifade edilir. İsimler değişse de özünde hepsi aynı noktaya işaret eder: Adalet ve etik değerler toplumun temel direğidir.
Tarih boyunca düşünürler ve devlet adamları bu gerçeği farklı sözlerle dile getirmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Devletin temeli adalettir.” sözü, Mevlana’nın “Adalet bir şeyi yerli yerine koymaktır.” ifadesi, Konfüçyüs’ün adaleti kutup yıldızına benzetmesi veya Augustinus’un “Adalet olmadan devlet büyük bir çeteden başka bir şey değildir.” “Hz. Ali’nin “Devletin dini adalettir”. değerlendirmesi aslında aynı hakikatin farklı yansımalarıdır. İnsanlık tarihi boyunca bu tartışma hep var olmuş, fakat kesin bir çözüme kavuşamamıştır.
Bu noktada tüm sorumluluğu devlet yönetimlerine yüklemek de gerçekçi değildir. Çünkü tarih boyunca farklı yönetimler, farklı sistemler kurulmuş; fakat adalet beklentisi ve tartışması hiç bitmemiştir. Elbette devletin toplumsal düzeni sağlama konusunda önemli sorumluluğu vardır. Devlet kusursuz demek sorunu bağlamından uzaklaştıracaktır. Ancak toplumun kendisi de bu denklemde en az devlet kadar belirleyici bir role sahiptir.
Bir adli olayda şahit olduğum durum bu gerçeği çarpıcı biçimde ortaya koyuyordu. Bir kadın, bir kişiye para gönderdiğini ve dolandırıldığını iddia ederek şikâyette bulunmuştu. İlk bakışta sıradan bir dolandırıcılık vakası gibi görünüyordu. Ancak dosyanın detaylarına bakıldığında olayın arka planı farklıydı. Gönderilen para, sevgilisini kendisine bağlaması için bir “hoca”yayollanmış bir ödemeydi. Sonrasında taraflar arasında ne yaşandığı bilinmiyor; fakat mesele kısa sürede adliyeye taşınmıştı.
Benzer örnekler toplumun hafızasında oldukça taze. Çiftlikbank olayı, Seçil Erzan vakası ve benzeri birçok olay, insanların kolay yoldan kazanç veya olağanüstü çözümler ararken nasıl mağdur olabildiğini gösteriyor.
Bir dönem izlediğimiz eski macera filmlerini hatırlayın. Kahramanlar kulelerden düşer ama hiçbir şey olmaz, tek kılıç darbesiyle onlarca düşman yere serilir. İnsan zihni olağanüstü olanı sevmeye meyillidir. Belki de bu yüzden gerçek hayatta da “1’e 100 kazandıran, “1” e 1000 kazandıran yatırım vaatlerine, yanmaz kefenlere ya da mucizevi çözümlere inanmak kolay geliyor.
Fakat çoğu zaman fark etmeden şu gerçekle karşılaşıyoruz: Ava giderken avlanıyoruz.
Dolayısıyla her görünen mağdur gerçekten mağdur olmayabilir. Suç oranlarının artması yalnızca hukuk sisteminin değil, toplumun genel davranış biçimlerinin de bir sonucudur. Bu nedenle adalet arayışında herkesin önce kendi payına düşen sorumluluğu düşünmesi gerekir.
Belki de çözüm, önce hepimizin “şapkayı önüne koyması” ile başlayacaktır.
