Temiz Eller mi, Siyasi Mühendislik mi?

Türkiye son günlerde öyle bir süreçten geçiyor ki, insan ister istemez kendi kendine şu soruyu soruyor: Acaba biz mi görmüyoruz? Yoksa gerçekten iktidara haksızlık mı yapıyoruz?

Bu soruları ben de soruyorum. Ama ne yazık ki cevapları berrak değil. Çünkü yaşananlar, hukuk devletinin olması gereken çizgisinden ziyade, algı yönetimi ile gerçeklik arasında sıkışmış bir tabloyu gözler önüne seriyor.

Son dönemde özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’ye yönelik yapılan operasyonlar, ölçü ve zamanlama açısından ciddi tartışmaları beraberinde getirdi. Hukukun en temel ilkesi şudur: İnsan yargılanır, suçu ispatlanırsa cezasını alır.

Ama bugün yaşananlara baktığımızda, süreçler sanki tersine işliyor. Yargılama tamamlanmadan, toplumun önüne bir “suçlu” imajı konuluyor. Bu da doğal olarak “yargısız infaz” tartışmalarını beraberinde getiriyor.

Öte yandan sadece muhalefet değil, geçmişte Adalet ve Kalkınma Partisi ile ilişkili bazı isimlere yönelik de soruşturmalar açılıyor. Örneğin Tunceli eski valisi üzerinden yürüyen tartışmalar ya da geçmişe dönük bazı dosyaların gündeme taşınması…

Peki bu ne anlama geliyor?

İşte tam burada devreye giren şey, birçok kişinin dillendirdiği ama açık açık konuşmaktan çekindiği o kavram: Siyasi mühendislik.

Çünkü ortaya çıkan tablo, iktidarın aynı anda iki mesaj vermeye çalıştığı izlenimini doğuruyor:

Birincisi: “Evet, biz de hata yapmış olabiliriz. Ama bakın, biz kendi içimizde de soruşturma açıyoruz.”

İkincisi ve daha kritik olanı: “Alternatif olarak gördüğünüz muhalefet bizden daha kötü, daha büyük yolsuzlukların içinde.”

Bu iki mesajın birleştiği yer ise çok tanıdık bir kavrama çıkıyor: “Temiz Eller Operasyonu” algısı.

Eğer gerçekten böyle bir temizlik yapılıyor olsaydı, kim ne derse desin, ilk alkışlayanlardan biri ben olurdum. Çünkü bu ülkenin en büyük ihtiyacı adalettir, şeffaflıktır, hesap verebilirliktir.

Ama mesele şu: Toplumun önemli bir kesimi bugün yapılanlara adalet olarak değil, güç mücadelesi olarak bakıyor.

Çünkü aynı anda şu algı da büyüyor: İktidar, iktidarda kalabilmek için her yolu deniyor; muhalefeti bölüyor, parçalamaya çalışıyor, bir kısmını yargı yoluyla etkisiz hale getiriyor.

Bu algı doğru mu, yanlış mı? İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Çünkü bir ülkede adalet sadece var olmak zorunda değildir, aynı zamanda adil görünebilmek zorundadır. Eğer toplumun yarısı yapılanlara güven duymuyorsa, orada sadece hukuk değil, devletin meşruiyet zemini de tartışmaya açılır.

Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur.

Dosyalar, operasyonlar, gözaltılar… Hepsi bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şu soruyu daha da büyütüyor:

Gerçekten temiz eller mi, yoksa kirli bir siyasetin yeni bir yöntemi mi?

İşte bu sorunun cevabı verilmeden, yapılan hiçbir operasyon toplumu ikna edemez.

Ve unutulmamalıdır: Adalet, sadece rakiplere karşı işletildiğinde değil, herkese eşit uygulandığında anlam kazanır.

Aksi halde “temiz eller” diye başlayan her süreç, günün sonunda toplumun vicdanında “kirli hesaplar” olarak yerini alır.


© Habererk