Siyasetin Kariyer Basamağına Dönüştüğü Bir Dönem |
Bazıları için siyaset bir dava değildir. Bir idealin, bir millet mücadelesinin, bir tarihî sorumluluğun parçası değildir.
Bazıları için siyaset sadece bir kariyer aracıdır.
Elindeki maddî imkânları kullanarak reklam ve şov nitelikli faaliyetler yapar, her seçim döneminde farklı makamlar için aday olur, televizyon ekranlarında ve sosyal medyada kendini tanıtır. Amaç çoğu zaman millete hizmet etmek değil, kendini pazarlayacak bir vitrin oluşturabilmektir.
Böylece bir süre sonra bu kişiler, kendilerini başka siyasi yapılara, başka partilere veya başka güç odaklarına sunabilecekleri bir “siyasi portföy” hazırlamış olurlar.
Bu durum aslında tek başına bir kişinin sorunu değildir. Bu durum Türk siyasetinin kalite sorununu ortaya koyan yapısal bir problemdir.
Çünkü bu zemini oluşturan yalnızca şahıslar değildir; aynı zamanda siyasi partilerin tercihleri de bu tabloyu doğurmaktadır.
Bugün birçok siyasi yapı, dava insanlarını, mücadele geçmişi olan kadroları, fikir üreten insanları incelemek yerine çoğu zaman popülerliği, görünürlüğü ve maddi gücü incelemektedir.
Bir kişinin ne kadar para harcadığı, sosyal medyada ne kadar görünür olduğu, kaç billboard kiraladığı veya kaç reklam verdiği çoğu zaman liyakatin önüne geçebilmektedir.
Bu anlayış farkında olmadan şu mesajı vermektedir:
“İlke ve mücadele değil, reklam ve vitrin önemlidir.”
Doğal olarak bu yaklaşım da siyaseti bir dava alanı olmaktan çıkarıp bir kariyer ve pazarlama alanına dönüştürmektedir.
Oysa siyaset tarihine baktığımızda kalıcı iz bırakan isimlerin büyük çoğunluğu reklam kampanyalarıyla değil, mücadeleleriyle ortaya çıkmıştır.
Türk siyasi tarihinde bunun birçok örneği vardır.
Süleyman Demirel yıllarca siyasi yasaklarla, darbelerle ve baskılarla mücadele etmiş bir liderdi. Onu siyasette kalıcı yapan şey reklam değil, sebat ve mücadeleydi.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu yıllarca zor şartlar altında siyaset yaptı. Onun arkasında büyük sermaye grupları değil, inanan insanlar vardı.
Alparslan Türkeş’in siyasette bıraktığı iz de billboardlarla değil, fikir ve kadro inşasıyla oluştu.
Bugün ise tam tersine, bazı çevreler siyaseti adeta bir PR kampanyasına dönüştürmüş durumdadır.
Bu durum yalnızca bireysel bir etik sorunu değildir; aynı zamanda siyasi kültürün aşınmasının da göstergesidir.
Çünkü siyasetin ahlakı olmadığı yerde kalite olmaz.
İlke olmadığı yerde istikrar olmaz. Dava olmadığı yerde fedakârlık olmaz. Fedakârlık olmadığı yerde ise millet için siyaset yapılmaz.
Siyasetin yeniden saygın bir kurum haline gelmesi için siyasi partilerin de ciddi bir muhasebe yapması gerekir.
Popülerliği değil karakteri, reklamı değil mücadeleyi, görünürlüğü değil fikri esas alan bir anlayış ortaya konmadıkça Türk siyasetinde kalite sorunu devam edecektir.
Çünkü siyaset bir vitrin değil, bir sorumluluktur.
Ve sorumluluk duygusu olmayanların elinde siyaset, millete hizmet aracı olmaktan çıkar; sadece kişisel kariyer basamağına dönüşür.