Güneydoğu’da Duyduğum Gerçek: Terör Vesayetine Karşı Sessiz Tepki |
Güneydoğu Anadolu’da Kürt kökenli vatandaşlarımızın neden İYİ Parti’ye ilgi gösterdiğini anlamak için İYİ Parti’nin bölge gezisine katıldım. Van’dan Muş’a, Bitlis’ten çevre ilçelere kadar yapılan programlarda hem teşkilatlarla hem de vatandaşlarla konuşma imkânı buldum.
Bu gezi sırasında sahada gördüğüm ve kulaklarımla duyduğum bazı gerçekler, Türkiye’de çoğu zaman eksik veya yanlış anlatılan bir tabloyu ortaya koyuyor.
Öncelikle şunu açıkça söylemek gerekir: Bölgedeki vatandaşlarımız siyaseti sanıldığından çok daha yakından takip ediyor. Hangi parti ne söylüyor, hangi lider neyi savunuyor, bunların hepsini dikkatle izliyorlar.
İYİ Parti Genel Başkanı Musavat Dervişoğlu’nun bölgedeki konuşmalarında kullandığı sert terör karşıtı dilin özellikle dikkat çekici bir karşılığı olduğunu gözlemledim.
Dervişoğlu’nun konuşmalarında “bebek katili Apo” ifadesiyle başlayan cümleleri, kalabalıklar tarafından güçlü bir şekilde alkışlandı.
Bu alkışın arkasındaki sebebi anlamak için bölge insanıyla konuştuğunuzda çok daha derin bir gerçek ortaya çıkıyor.
Çünkü Güneydoğu’da yaşayan birçok vatandaş için PKK yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda yıllarca hayatlarını doğrudan etkileyen bir vesayet düzeni anlamına geliyor.
Vatandaşların anlattıkları arasında şu örnekler sık sık dile getirildi: * İnsanlardan haraç toplanması, * Gençlerin ve çocukların dağa kaçırılması, * Ailelerin evlatlarını kaybetmesi, * Köylerde, mezralarda ve yaylalarda insanların ekmeğine zorla el konulması, * Terör baskısı nedeniyle insanların göç etmek zorunda kalması.
Bölgedeki birçok vatandaş bu durumu açıkça “terörün vesayeti” olarak tanımlıyor.
Ancak dikkat çekici bir başka şikâyet daha var ki, bu mesele Türkiye’nin batısında çoğu zaman pek konuşulmuyor.
Bölgedeki bazı vatandaşlar şöyle diyor:
“Batı’da hukukun çözemediği meseleleri bazen mafya çözer. Mafya mahkemeleri denilen gayriresmî yapılar devreye girer. Ama bizim buralarda yıllarca bunun yerine PKK’nın sözde mahkemeleri kuruldu.”
Vatandaşların anlattığına göre bu sözde mahkemelerde çoğu zaman hukuki eğitimi olmayan, hatta ilkokul mezunu bile olmayan kişiler insanlar hakkında kararlar veriyor.
Aile içi meselelerden arazi anlaşmazlıklarına kadar birçok konu bu illegal yapılara götürülmüş.
Ve en dikkat çekici tarafı ise şu:
Bu durum çoğu zaman sessiz bir baskı düzeni içinde yürütülmüş.
İnsanlar korkudan konuşmamış, itiraz edememiş, mecburen bu kararları kabul etmek zorunda kalmış.
Bu nedenle bölgede konuştuğum birçok vatandaş “terörsüz Türkiye” söylemi konusunda da dikkatli olunması gerektiğini düşünüyor.
Çünkü onlara göre Türkiye Cumhuriyeti devleti zaten yıllardır yürüttüğü mücadeleyle terör örgütünün gücünü büyük ölçüde kırmış durumda.
Vatandaşların kaygısı ise şu soruda düğümleniyor:
“Bu yapıların tekrar siyasetin içinde güç kazanmasına izin verilirse, yarın yeniden farklı yöntemlerle baskı kurulmaz mı?”
Bazı vatandaşlar bu durumu şöyle ifade ediyor:
“Bizi yeniden bu vesayet düzeninin altına sokmak, yarın yine aynı baskıları yaşamak demektir. Üstelik bu kez siyasi temsil kisvesi altında.”
Bölgedeki bir muhtarın sözleri ise tabloyu oldukça çarpıcı biçimde özetliyordu:
“Bu bölgenin en önemli sorunlarından biri feodal düzen ve ağalık sistemidir. Bu düzen kırılmadan gerçek demokrasi gelmez. Bu konuda gerçekten mücadele eden bir siyasi hareket olursa, bölgeden ciddi destek alır.”
Bu söz aslında Güneydoğu’nun uzun yıllardır konuşulmayan bir başka meselesine de işaret ediyor.
Terör kadar önemli bir başka sorun da feodal yapı ve ağalık düzeni.
Toprak, güç ve sosyal ilişkiler üzerinden kurulan bu yapı, yıllarca bölgedeki siyaseti ve toplumsal hayatı şekillendirdi.
Dolayısıyla bölge insanı yalnızca güvenlik değil; aynı zamanda eşitlik, adalet ve özgürlük talep ediyor.
Bütün bunlara rağmen bir başka gerçek daha dikkat çekiyor. Emperyalist işbirlikçisi, terör düzeninden nemalanan, bölge insanının acısı üzerinden çıkar devşiren kirli bir zümrenin yıllarca kurduğu baskı ve işkence düzenine rağmen, bölge insanı hemen yanı başındaki Kuzey Irak’a yönelmemiştir. Bunun yerine İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e, Antalya’ya, Mersin’e gitmiş; oralarda yaşam kurmuş, oraları yurt bilmiştir.
Bu tablo tesadüf değildir. Bu durum, bölge insanının Türkiye’ye aidiyet duygusunu, bu ülkenin asli unsuru olarak kendisini gördüğünü açık biçimde göstermektedir.
Eğer bu ülkede iddia edildiği gibi bir dışlanma, bir ırkçılık, bir kopuş hali olsaydı, insanlar yüzlerini Türkiye’nin büyük şehirlerine değil, başka coğrafyalara çevirirdi. Ama tam tersine, bölge insanı acısını da umudunu da Türkiye’nin içinde aramıştır.
İşte bu gerçekliği gören bir siyasi anlayışın, terör vesayetine de, terörle pazarlık görüntüsü veren sözde barış projelerine de karşı çıkması son derece doğaldır. Çünkü bölge insanı huzuru, eşitliği ve özgürlüğü Türkiye Cumhuriyeti’nin çatısı altında aramakta; yeni bir vesayet düzenine değil, gerçek demokrasiye kapı açacak bir siyaseti dikkatle izlemektedir.
Güneydoğu’da yaptığım gözlemler bana şunu gösterdi:
Bölgedeki vatandaşlarımızın önemli bir bölümü terörün vesayetinden kurtulmak istiyor. Çocuklarının dağa götürülmediği, ekmeğinin elinden alınmadığı, özgürce yaşayabildiği bir hayat istiyor.
Ve bu talepleri dile getiren siyaseti dikkatle takip ediyor.
Bu nedenle Güneydoğu’daki siyasi tabloyu anlamak için ezberleri bir kenara bırakmak gerekiyor.
Çünkü sahada gördüğümüz gerçek şudur:
Terörün baskısını en iyi bilenler, ona karşı en net tavrı da gösterebiliyor.
Türkiye’de siyaseti doğru okumak isteyen herkesin Güneydoğu’daki bu sessiz fakat güçlü değişim isteğini görmesi gerekir.