İran Muhalefetinin Çelişkileri ve Kurbağaların Hikâyesi |
Son dönemde Türkiye’ye gelmiş birçok İranlı muhalifle görüşme fırsatı buldum.
İran’daki molla rejiminin sert ve baskıcı bir yönetim kurduğu zaten bilinen bir gerçek. Din merkezli teokratik bir düzenin içinde yaşayan insanların, özellikle de muhalif olanların ciddi sorunlar yaşaması şaşırtıcı değil.
Bu nedenle ülkelerini terk etmek zorunda kalanların öfkesini, kırgınlığını ve özellikle Hamaney yönetimine duydukları nefreti anlamak zor değil.
Fakat işin başka bir tarafı var ki, doğrusu orası insanı düşündürüyor.
Türkiye’ye gelen bazı muhalif gruplarda dikkat çekici bir zihinsel kırılma görülüyor.
Özellikle kendisini sosyalist olarak tanımlayan kesimlerde bu durum daha belirgin. Rejime karşı oldukları için ülkelerini terk etmişler. Fakat bugün geldikleri noktada söylemleri bambaşka bir yere savrulmuş.
Sosyalist olduklarını söylüyorlar ama aynı anda ABD ve İsrail yanlısı bir siyasi çizgi savunuyorlar. Dahası, İran’da Pehlevi hanedanının yeniden iktidara gelmesini isteyen bir dil kullanıyorlar.
Bu tablo ister istemez bir çelişkiyi ortaya koyuyor.
Kapitalizm ve emperyalizm eleştirisi üzerine kurulu bir ideolojik gelenekten gelen insanların, günün sonunda ABD güdümlü bir siyasal restorasyonu savunur hale gelmesi kolay açıklanabilecek bir durum değil.
Rejime duyulan öfke, bazı kesimlerde siyasi muhakemenin önüne geçmiş gibi görünüyor.
Aynı manzarayı İran’dan gelen başka bir muhalif grupta görmüyoruz.
Türk kimliği ve Türkçülük fikri nedeniyle baskı görmüş, ülkelerini terk etmek zorunda kalmış olan İran Türkleriyle konuştuğunuzda daha farklı bir tavırla karşılaşıyorsunuz. Daha temkinli, daha ölçülü bir dil kullanıyorlar.
Pehlevi’nin geri dönmesini istemiyorlar ama yerine neyin geleceği konusunda da aceleci hükümler vermiyorlar. İran’ın dış müdahaleyle bombalanmasını ya da Kürt kartı üzerinden parçalanmasını da olumlu karşılamıyorlar.
Azerbaycan’ı bir “kurtarıcı” olarak görmedikleri gibi Türkiye’nin söylem ve duruşunu da dikkatle izliyorlar.
Kısacası bir tarafta öfkenin yön verdiği aceleci bir siyaset, diğer tarafta beklemeyi tercih eden daha ihtiyatlı bir yaklaşım var.
Bu tablo bana eski bir hikâyeyi hatırlatıyor.
Çerkes mitolojisinde anlatılan bir kurbağa hikâyesi vardır.
Rivayete göre bir bataklıkta yaşayan kurbağalar zamanla çok çoğalır.
Hayatları rahat, refah içindedir ama düzen yoktur.
Genç kurbağalar başıboş dolaşır, herkes kendi kafasına göre hareket eder.
Sonunda yaşlı kurbağalar bir araya gelir ve Yaradan’a dua ederler: “Bize bir yönetici gönder.”
Ertesi sabah bataklığın ortasında kocaman bir kütük belirir.
Kurbağalar bunu kral zannederler.
Ortalığa bir sessizlik hâkim olur.
“Bakın,” derler, “gençler bile sakinleşti. Demek ki bir krala ihtiyacımız varmış.”
Günler geçer, kurbağalar kütüğün yanına yaklaşır.
Üzerine çıkarlar, zıplarlar… Yine hiçbir şey olmaz.
Bir süre sonra eski düzensiz hayat geri döner.
Yaşlı kurbağalar yeniden Yaradan’a gider: “Bize gerçek bir kral gönder.”
Bu kez bataklığa bir yılan gelir.
Başta kurbağalar memnun olur.
“İşte güçlü bir kral,” derler.
Fakat kısa süre sonra yılan kurbağaları genç, yaşlı demeden tek tek yutmaya başlar.
O zaman kurbağalar yeniden Yaradan’a koşar: “Bizi kurtar.”
Yaradan’ın cevabı kısa olur:
“Ya kendi düzeninizi kurarsınız ya da dışarıdan gelen kralların kaderine razı olursunuz. Gelen ya kütük olur ya yılan.”
Ortadoğu’nun bugün yaşadığı siyasal krizlerin önemli bir kısmı da bu hikâyeyi hatırlatıyor.
Bir toplum kendi geleceğini kendisi kuramadığında, dışarıdan gelen çözümler çoğu zaman ya etkisiz bir kütüğe ya da yıkıcı bir yılana dönüşebiliyor.
İran meselesinde de tartışma tam olarak burada düğümleniyor.
Rejime duyulan öfke anlaşılabilir; fakat bu öfke insanları kendi ülkelerinin kaderini dış güçlerin planlarına teslim etmeye götürdüğünde ortaya çıkan tablo çok daha karmaşık hale geliyor.
Bataklıkta krallar arayan kurbağaların hikâyesi, bazen bugünün siyasetini anlamak için yeterince öğretici olabiliyor.
Çünkü tarih, çoğu zaman farklı aktörlerle ama aynı hikâyeleri tekrar tekrar yazıyor.